5 Kasım 2007 Pazartesi

"YOL AYRIMI"NDA YOLUMUZU DOSDOĞRU TUTMAK







(Açıkoturum)

Yöneten: Abdullah YILDIZ

Katılanlar: Serdar DEMİREL, Turan KIŞLAKÇI

Abdullah Yıldız: Efendim, hoş geldiniz. Bu ayın tartışma konusu, 'yolların ayrılış noktasında yolumuzu dosdoğru tutmak'. Müsaadenizle ben, kısa bir çerçeve çizmeyi deneyeyim.
En'am suresinin 153. ayetinde şöyle buyrulur: "Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunu emretti." Hz. Peygamber(s.), bir gün ashabıyla birlikte otururken elindeki değnekle yere kalın bir çizgi çizer. O çizginin sağına ve soluna da tali çizgiler çizer. Sonra bu kalın ve doğru yolun kendilerini cennete götüreceğini, tali yolların başlarına da şeytanların oturup insanları kendi yollarına çağırdığını, onlara uyanların ise cehenneme gideceğini belirterek bu ayeti okur.
Evet, insanlar kendilerine göre birtakım yollar tutturmuş gidiyorlar ve aslında yolların onları nerelere götüreceği de belli. Bir genelleme yaparsak, Allah insanoğluna doğru ve eğri, hak ve batıl olmak üzere iki yol gösterdi: "Ona iki yolu gösterdik."(90/10) Ve Rabbimiz her iki yolun özelliklerini, işaret taşlarını ve o yolda gidenleri nereye götüreceğini de Kitab'ında beyan buyurdu. İşte bugün, insanların önüne farklı yol haritalarının konulduğu, yolların karmakarışık hale geldiği, "hakk"a batıl unsurların karıştırılmak istendiği bir ortamda, dosdoğru yol demek olan sırat-ı müstakim ile -Peygamberimizin(s.) çizdiği o kalın ve dosdoğru çizgi ile- yolcularını cehenneme götüren tali çizgiler/yollar arasında kesin bir ayrımın yapılması gereken bir süreçteyiz. Bir başka ifade ile, yolların ayrılış noktasında Müslümanlar olarak istikametimizi sırat-ı müstakim üzre dosdoğru tutmamız gereken bir noktadayız.
Bilindiği gibi, 3 Ekim tarihinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile müzakere sürecinin başlaması, bir çok açıdan önemli bir dönüm noktası ifade ediyor. Yaklaşık yüzelli yıldan bu yana kurtuluşu Batı uygarlığına girişte gören elitlerimiz, bu yolda çok önemli bir etabı da aştıklarına inanıyorlar. Türkiye elitlerinin Tanzimat'la başlayıp Meşrutiyet'le devam eden ve Cumhuriyet'le daha kes(k)in bir şekil kazanan batılılaşma macerası, son tahlilde kadim İslami gelenekten köklü bir kopuş ve bir makas değişikliği, yol/çizgi değişikliği anlamına gelir. 3 Ekim'le, bu istikamet değişikliğinde geri dönülmez bir mecraya girildiği söylenebilir. İşin ilginç yanı, başından beri Batı uygarlığına köklü bir itirazda bulunup Batılılaşmayı da 'taklitçilik' olarak mahkum eden İslami düşünce çizgisindeki insanların önemli bir bölümü, 28 Şubat travmasının etkisiyle, herkesten hızlı AB'cı olup çıktılar.
Öbür taraftan Amerika'nın Türkiye dahil bazı İslam ülkelerine dayattığı Büyük Ortadoğu Projesi -ki daha sonra Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi denildi- hala gündemde ve İslam ülkelerindeki kimi elitler de bu projeyi bir imkan olarak görüyorlar. Bunlara karşılık, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, ulusalcı tepkiler de giderek yükseliyor.
Gerek AB gerekse BOP, İslamiyet'in bloke edilmesi ve geriletilmesi noktasında hemfikir. Hatta, İslam'ı dönüştürerek 'zararsız' hale getirme çerçevesinde işbirliği halindeler; 'ılımlı/light İslam' ve 'Batı İslamı' gibi projeler, son tahlilde İslam'ın hayatla bağlarını koparmaya, onu 'kamusal'dan uzaklaştırmaya yönelik şeytani projeler. Dahası, hem bu sinsi projelerin etkisiyle hem de geleneksel cahili kırıntıların etkisiyle Müslümanlar arasındaki etnik ve mezhebi ayrılıklar zaman zaman yolların ayrışmasına dönüşebiliyor. Hasılı, Müslüman dünya bugün ciddi bir istikamet krizi yaşıyor. Sırat-ı Müstakim üzre aynı istikamette yürümesi gereken ümmet, vahdetin sağladığı güçten, bereketten mahrum bulunuyor. Tek ve Hak yolda yürümeyi başaramayan Müslümanların zihinsel kodları da değişime uğruyor, istikametleri şaşıyor ve farklı yol haritaları izlemeye başlıyorlar.
Evet, sayın Serdar Demirel, sizin Umran'da yayınladığımız bir yazınızın başlığını da hatırlatarak sorarsak, ümmet olarak nasıl bir "istikamet krizi" içindeyiz ve bu krizi nasıl aşacağız?
Serdar Demirel: Hatırladığım kadarıyla, o yazıda özellikle "istikamet" kavramının altını çizmiştik. Kavramın önemini ve belirleyiciliğini vurgulamak için, Peygamber Efendimizin(s.), istikamet emrinin ağırlığından dolayı sakalına akların düştüğünü hatırlatmıştık. Sahabeler, sakalına düşen akları kastederek "sizi böyle ihtiyarlatan nedir?" diye sorduğunda, Peygamberimiz(s.) "Hud ve kardeşleri" demişti. Peygamber efendimiz burada Hud Suresinin 112. ayet-i kerimesini ve bu hükme vurgu yapan diğer ayetleri kastetmişti. Orada, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" denilmişti. Dosdoğru olmak hakikaten çok zor bir şey. Bizler zaman zaman 'La-ilahe illallah' diyerek kurtulacağımızı sanıyoruz. Halbuki bunun uzun bir maraton olduğunu ve son çizgiye kadar aynı heyecanla, aynı duyarlılıkla gerek itikatta, gerek amelde sapmadan yürümemiz gerektiğini ıskalıyoruz. Zor olan; 'la-ilahe illallah' dedikten sonra bunun gereğince sonuna kadar bir yaşam tarzı sürdürebilmektir. Dinde bu noktada son derece ciddi vurgular vardır. Peygamber efendimiz(s.) bir hadisi şerifinde; "Halal belli, haram da bellidir. İkisi arasında da (halal mi, haram mı belli olmayan birtakım) şüpheli şeyler vardır ki, çok kimseler onları bilmezler. Şüpheli şeylerden her kim sakınırsa, dinini ve ırzını kurtarmış olur. Her kim şüpheli şeylerin içine dalarsa haramın da içine dalmış olur." diyerek İslam'ın kırmızı ve yeşil çizgilerini çiziyor. Bırakınız sadece haramlardan kaçınmayı, Efendimiz şüpheli şeylerden kaçınmanın dahi dini korumadaki öneminin altını çiziyor.

Yıldız: "Helal bellidir, haram bellidir" hadisi çok yalın ama çok da derinlikli ve anlamlı bir ifade. Siz bu haramlara yeni haramlar, helallere yeni helaller ekleyemezsiniz; bunların bir kısmını iptale kalkışamazsınız. Mesela; faizi helalleştirmenin, meşrulaştırmanın, içselleştirmenin yollarını arayamazsınız. Zinayı meşrulaştırmanın -ki AB sürecinde çok gündeme geldi ve geleceğe benziyor- eşcinselliği masumlaştırmanın yollarını arayamazsınız. Bugün İslam'ın helal ve haram çizgilerinin -yani moda tabirle- kırmızı çizgilerinin değiştirilmek istendiği bir süreci yaşıyoruz.

Demirel: Bakınız, Peygamber efendimiz(s.) bize kıyametin yaklaştığı döneme dair bazı bilgiler vermiştir. Bunlar genelde hadis kitaplarında "Kıyametin küçük alametleri" olarak geçer. Bunlarda Peygamberimiz(s.), bizim o gün hangi konularda tökezleyeceğimizden bahseder. Bunlardan birinde diyor ki: "Sizin hakkınızda korktuğum en büyük şey dünyevileşmenizdir; mala-mülke sahip olmanızdır. Öyle olacak ki, sizden kimileri mü'min olarak akşamlayacak, kafir olarak sabahlayacaktır; kafir olarak akşamlayacak, mü'min olarak sabahlayacaktır." Öyle bir kaos ve fitne dönemi ki helal ve haramın, şirk ve tevhidin birbirine girdiği, insanların zaman zaman İslam çizgisinden çıkıp tekrar İslam'a döndüğü bir süreci anlatır. Peygamber efendimiz bu konularda bizleri uyarıyor. Son yıllarda özellikle iktidara yakınlaşmakla, iş dünyasında elde ettiğimiz imkanlarla, bürokrasideki yeni konumlarımızla bir çözülme içine girdiğimiz gözden kaçmamaktadır. Helal ve haram çizgisinde duyarlılığımızı yitiriyoruz. Burada duyarlılığımızı yitirmemiz biraz donanımsız olmamızla, biraz da makam, mal-mülk hırsına yenik düşmemizle alakalıdır. Tabi ki bu işin içerisinde şeytan vardır, nefis vardır ama bununla beraber içine girdiğimiz bir süreç vardır. Bu süreç yurt dışında gizli ve güçlü mihraklarca hazırlanmıştır; İslam'ın dönüştürülmesi, sekülerleştirilmesi ve İslam'ın dünyaya yönelik bütün hükümlerinin içinin boşaltılması hedeflenmektedir. Eğer siz politik arenaya çıkıp mücadele veriyorsanız, sizden istenen ilk şey, dünkü inançlarınızı, net olarak ortaya koymuş olduğunuz helal ve haram çizgilerinizi terk etmenizdir. Çünkü onlar Hıristiyanlığı Protestanlaştırdılar ve Hıristiyanlığa uygulanan tecrübenin İslam'a da uygulanabileceğine inanıyorlar. Genelde modern paradigmanın zihinsel tutsakları olan bu insanlar kutsal tanımadıklarından -ki modernite zaten kurgusu itibariyle 'değişmez', oynanamaz sabiteler kabul etmediğinden- 'İslam neden değişmesin?, pekala değişbebilir' görüşündeler. Yeter ki planlı müdahaleler yapılsın.. Bugün Müslümanların Batı medeniyetiyle çatışan bir takım değer yargıları, helal-haram çizgileri, bir itikadi duruşları vardır. Bunun esnetilmesi, Batı medeniyetine eklemlenmesi için çalışıyorlar. Maalesef, bu sürece lojistik destek veren bir takım ilahiyatçıları ve Müslüman düşünürleri görüyoruz. Bu lojistik desteğe de kaldıraç gücü olarak, hermenötik metodolojinin ve onun tarihselci boyutunun sunulduğunu görüyoruz. Mesela, faizle ilgili bir hüküm gündeme geldiğinde, Peygamberimizin(s.) bunu o dönemin şartlarında uyguladığını, o dönemin şartlarında Kur'an'ın bunu emrettiğini ama Kur'an'ın bu emrinin kuşatıcı, evrensel ve bütün çağları bağlayıcı olmadığını, bu sebeple değişebileceğini, çünkü ekonominin değiştiğini, dinin de değişebileceğini, zaten dinde içtihat olgusu olduğunu, içtihat olgusunu da çok geniş tutarak 'değişmezler'le de oynanabileceğini söylüyorlar. Bu noktada ciddi problemlerimiz var. Ve bu ciddi problemlerimiz daha da derinleşeceğe daha doğrusu derinleştirileceğe benziyor...

Yıldız: Bir ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Hakka batıl unsur karıştırmayın"; başka bir ifadeyle "Hakka batıl elbise giydirmeyin"(2/42). Sanki Müslümanlara dayatılan şey bu gibi gözüküyor. Hak Din olan İslam'ın bazı helal ve haram unsurlarını -ifade ettiğiniz gibi- esneterek, törpüleyerek, yer değiştirerek Hakka batıl unsurlar ilave etmek. Müslümanlar da, sanki nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduklarının pek farkında değiller gibi; bir duyarsızlık, bir aymazlık, bize dayatılan şeyin ne olduğunun farkında olmamak gibi bir durum var. BOP için, "İyi bir fırsat; biz de istifade edelim"; AB için, "Girelim de özgürlüklerinden, ekonomik imkanlarından faydalanalım" diye düşünülüyor ama ayaklar kayıyor, zihinler/kalpler kayıyor. Helal ve haram gibi temel İslami kavramlar, Müslüman zihni şekillendiren, İslami hayat tarzını belirleyen ana kodlardır. Müslümanın hayatının merkezinde Allah vardır. Tevhid inancı; bütün iş ve ilişkilerinizin merkezine Allah'ı yerleştirmektir. Yapılmak istenense, Allah / Kur'an merkezli hayat tarzımızın içini boşaltarak o merkeze Batıl(ı) unsurlar doldurmak, ilahi olanın yerine seküler unsurlar yerleştirmektir.

Turan Kışlakçı: Burada "hakk" kavramının önemini vurgulamakta yarar var. Şimdi bir "hak yol" var, bir de şeytanın yolları var; hak yol bir tane, şeytanın yolları ise onlarca olabilir. Post modernizm'de şöyle bir şey var: her şey gider, her şeyde hak vardır; onun için tek bir doğru yoktur, 'hak yol' diye bir kavram yoktur. Bundan ötürü batılı filozoflar bile "bunalım çağı / kaos çağı" olarak nitelendiriyor yaşadığımız çağı. Postmodernizm'de bir tane doğru yoktur, onlarca doğru vardır. Dinlerarası diyalog'un da revaç bulması bir yönüyle buradan kaynaklanıyor. Sen kendi doğrunu dayatamasın ki! Oysa İslam'da dayatma yoktur sadece anlatma/tebliğ vardır. Aklı başında, doğruluğu seven ve hakperest her Müslüman "müsamaha"yı çok iyi bilir. Müslüman bir kimse, doğruluğuna inandığı akidesine, sadakat ve ihlasla ve dört elle sarılarak, inandığı davasına insanları cesaretle ve gözünü kırpmadan davet eder. Yalnız, hiç kimseyi acıtmadan, gönül kırmadan, sataşmadan, başkalarının inançlarına saldırmadan ve kimsenin ibadet ve ayinine engel olmadan bu işi yapacak ve kendi dinin doğruluğuna ikna etmeden önce hiç kimseyi bu dini kabule zorlamayacaktır. Lakin, Hakk'ın hak olduğunu söylememek, Batıl'a da batıl olduğunu bildiği halde "haktır" demek, hiçbir şekilde dürüst ve cesur insanın yapacağı bir iş değildir. Bu çok çirkin bir dalkavukluktur. Hele, hele birilerinin hoşnutluğunu kazanmak için yapılacak olursa...
İşte bizden yani İslam dünyasından hakikatlerinden vazgeçirmeye çalışıyorlar ve bunu da hem de dayatarak yapıyorlar. Bizde de 28 Şubat'la birlikte hızlandı bu süreç. Artık siz bütün bu kavramlarınızdan vazgeçin, bu sabitelerinizden vazgeçin, 'küresel' diye nitelendirilen değerleri kabul edin. Müslümanlar da, bu konuda bilgi yetersizliği ya da Din'i, Hak olanı, özellikle Kur'an'ı doğru dürüst bilmeyişlerinden dolayı bir anda buna teslim oldular. Bir zamanlar kullandıkları kavramları artık kullanamıyorlar. Adamlar şimdi yaptıkları dayatmalarla diyorlar ki; 'işte şu ayeti okumayın, şu sureden Yahudilerle ilgili bölümleri çıkarın, bütün dinlerde hak unsurlar vardır, Yahudilikte de Hıristiyanlıkta da vardır'. Yani 'herkese göre bir hak var; kimsenin kimseye kendi 'hak' anlayışını dayatamaz' diyorlar.

Yıldız: Hatırlarsanız, Diyanet bir hutbe hazırlamış ve bütün camilerde okunmuştu: "Allah katında din yalnızca İslam'dır" ayetini eksen alan bu hutbe AB çevrelerinin rahatsız etmişti. Adamlar, "bunu söyleyemezsin!" dediler; zira, ifade edildiği üzere, postmodern anlayış 'hak bir tane değil' diyor. Bu olay, 3 Ekim'le birlikte nasıl bir sürece girdiğimizin farkına varmak bakımından son derece anlamlı bana göre. Bakıyorsunuz, Amerikan büyükelçisi Diyanet'i ziyaret ediyor ve benzer dayatmalarda bulunuyor. Küreselleşmeye, ortak yaşama ayak uydurmak için bu tür iddialardan vazgeçmelisiniz diyorlar. Yani biz, hakkı "hak" olarak ortaya koyamayacağımız bir sürece, "Allah katında din sadece İslam'dır" demeye mani olacak bir sürece sürükleniyoruz. Biliyorsunuz, NATO konseptinin değişmesiyle birlikte, Komünizm tehlike olmaktan çıkıp yerine İslam ikame edildi. 11 Eylül de bu süreci hızlandırdı. 11 Eylül öncesinde Fehmi Huveydi çok önemli bir gelişmeye dikkat çekmişti: "İslam'ın özüne yönelik bir operasyon sözkonusu. İslam'ın bizzat kendisi değiştirilmek, dönüştürülmek isteniyor. Bazı temel İslami kavramlar, Müslümanların literatüründen sökülüp atılmak isteniyor. Bundan böyle, cihad, şeriat, tağut, İslam devleti gibi kavramlar kullanılamaz hale gelecek." Serdar Bey, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Malezya'daki gözlemlerinizden hareketle, oralarda yaşanan tecrübeler ile Türkiye'de 28 Şubat'ta yaşadığımız tecrübeler arasında bir mukayese yapar mısınız?

Demirel: Malezya tecrübesine geçmeden önce vurgulamak istediğim bir husus var. Bizler biraz da 'cici' ve 'itiraz edilemez' kavramlarla esir alınıyoruz. Mesela bunlardan bir tanesi; küreselleşme. Eğer bu kavramdan kastedilen 'her tarihin barındırdığı imkanlar farklıdır, her tarih kendi içerisinde bir takım negatif ve pozitif unsurlar barındırır ve bir insan da yaşadığı çağın imkanlarından istifade, biz de kendi çağımızın insanıyız' ise bu konuda bir sıkıntı yok. Bizler zaten tarihi sürecin de Allah tarafından yaratıldığına inanıyoruz. Tarihin geldiği bu noktaya itirazımız olamaz. Globalization manasında küreselleşmede bir problem yok, zira o nötrdür. Ancak problem dilimizde çok fazla tartışılmayan globalizm/küreselleştirme olgusundadır. Çünkü küreselleştirme kavramının altında seküler Batı değerleri hakimdir. Batı değer yargıları tamamen hakim değerler olarak ele alınır; diğer medeniyetlere mesela; Hind medeniyeti, Çin ve İslam medeniyetine vurgu yapılır, lakin bunların içinin boşaltılması, sekülerleştirilip dönüştürülmesi de hedeftir. Bu cici kavramlardan bir diğeri de 'evrensel değerler' bağlamında "insan hakları"dır... İlk etapta bu kavramlar ve bunların albeniliğiyi kişiyi çarpıyor. Kim istemez ki bir insan olarak haklara sahip olsun, kim istemez ki insanlar sahip oldukları değerlerle muamele görsün?. Ama burada bir şeyi kaçırıyoruz, o da şu: Kullanılan kilit kavramlar önemlidir. İnsan diyoruz; Batı medeniyetinin insan tanımlamasıyla, ona bu dünyada biçtiği varoluşsal konumla, İslam'ın biçtiği varoluşsal yani ontolojik değer bir değildir. Haklar da bu bağlamdadır; İslam'ın insana verdiği haklar, gerek Rabbine, gerek ailesine, gerekse de topluma karşı, toplumun ve devletin de ona karşı sorumlulukları temelde farklıdır. Bize 'evrensel' olarak sunulan kavramlar değer yüklüdür ve bunun merkezinde Allah yoktur, (haşa) Allahsız bir hayat felsefesi vardır. Allah'ın yerine tamamen insanı koymuşlar. 'İnsan kutsaldır' diyorlar; 'dolayısıyla, insan kutsalsa onun arzu ve istekleri de kutsaldır! Eğer arzu ve istekleri başka birisinin hayatına zarar vermiyorsa o zaman mutlak manada bu arzu ve isteklerin tatmini helaldir. Hiçbir din, hiçbir değer ve gelenek buna "hayır" diyemez, dememeli.' İşte burada çatışma yaşanıyor. Kutsanan insana sınırlamalar getiren dinler, gelenekler modernitenin kutsal alanına müdahale etteği için dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu çatışmayı sadece Müslümanlar olarak biz yaşamıyoruz. Bunu Hindu dininin müntesipleri de yaşıyor, Budistler de yaşıyor. Ancak orada teslim alınmış bir medeniyet olduğundan büyük kaoslar yaşanmıyor. Buna ciddi manada direnen tek medeniyet ve yaşanmış ve yaşanan tarihi birikim İslam olduğundan, İslam ana hedef olarak tezahür ediyor.

Yıldız: Ama özellikle İslam'ı hedef almalarında bir farklılık yok mu? Yani İslam'ın bir hukuk boyutunun olması, Peygamberimizin(a.s) "helaller ve haramlar bellidir" dediği manada hayatın bütün alanlarını belirleyen ilkeler içermesi önemli bir farklılık değil mi? İslam'ın siyasi, ekonomik bir modeli var; bir sistem boyutu ve insan hayatında boşluk bırakmayan bir boyutu var. Bu yüzden İslam'ı, küreselleşmenin önünde bir engel olarak görüyor ve esnetmeye çalışıyorlar, değil mi?

Demirel: Doğru. Mesela bir Çin medeniyeti, bir Hind medeniyeti kültürel olarak varlığını sürdürmektedir ama dünyayı değerler bağlamında inşa etmek, alternatif bir paradigma sunma noktasında iddiasını yitirmiş, Batı medeniyetine teslim olmuş durumdadır. Mesela bugün bir insan; Budist imanına sahip olabilir ama aynı zamanda ateist de olabilir, homoseksüel de olabileceği gibi. Tamamen dönüştürülmüştür. Bu noktada Batı medeniyetine direnen, kendi değerleriyle var olmak isteyen ve Batılı düşünürlerin tabiriyle challenge yani meydan okuyan, köklü eleştiri getiren, İslam'ın hedef seçilmesi boşuna değil. İslam'ın dönüştürülmesi lazım; dönüştürülmesi için de zaten bir takım siyasi projeler uygulanıyor; kimi yerde kaba askeri yöntemler, kimi yerde de soft kültürel çıkarmalar. 11 Eylül sonrasını ele alacak olursak, Dünyanın önde gelen bütün İslam Üniversitelerine baskılar hedefleri belli bir proje dahilinde gerçekleştiriliyor.

Yıldız: Tam da sizden bu konuda bilgiler rica edecektim. İslam üniversitelerinden başlayarak nasıl bir dönüştürme operasyonu yapılıyor? Yaşamakta olduğumuz istikamet krizini, zihinsel değişimi daha iyi anlamak ve anlamlandırmak bakımından soruyorum: Pakistan'dan başlayıp, S.Arabistan, Suriye ve Mısır (Ezher) ile devam eden ve sizin yakından tanık olduğunuz Malezya'da yansımalarını görebildiğiniz, bu üniversiteler üzerindeki operasyon nedir ve nasıl yürütülüyor?

Demirel: Aslında burada uygulanan şeyler, bundan 15 yıl önce yapılanlara kıyasla sır değil, şimdilerde talepler açık açık dile getiriliyor. Geçenlerde, Katar Üniversitesi'nden Yusuf el Kardavi, El Cezire kanalında bir şikayetini ümmete ve tüm dünyaya sundu, şöyle diyordu: 'Bizler hiçbir şekilde onların kiliselere bağlı dini okullarına müdahale etmezken, müfredatlarını değiştirmezken ne oluyor bu batılılara da bizim okullarımıza müdahale ediyorlar? Neden onlar özellikle İslamiyatla alakalı okuttuğumuz derslerin müfredatını istiyorlar, içeriğini değiştiriyorlar, şu olsun, bu olmasın diye bilfiil müdahalede bulunuyorlar?'
Bunu Pakistan'da da yaşıyoruz. Pakistan takribi olarak 150 milyon nüfusu olan bir ülke ve bu ülkenin %70'i okuryazar değil. Toplumun çoğunluğu fakru zaruret içerisinde yaşıyor. Ve çocuklarının eğitimlerini üstlenecek durumda değiller. Bu bakımdan çocuklarını sırf okuma yazma öğrensin, dinini öğrensin ve Müslümanca bir hayat yaşasınlar diye dini eğitim veren medreselere teslim ediyorlar. Resmi rakamlara göre 750.000 civarında, gayri resmi rakamlara göre 1 milyon civarında medrese öğrencisi var. Bunun tehlike oluşturduğunu gündeme getirdiler. Özellikle Taliban'ın Afganistan'da iktidara gelmesinden sonra böyle bir tecrübenin Pakistan'da da yaşanabilir olabileceği korkusuyla bu medreselere müdahale etmeye başladılar. Öncelikle bunların finans kaynaklarını kestiler. Bunlar körfez ülkelerinden yardım alıyorlardı, bunu kestiler. Medreselerin sayısını düşürdüler. Yurt dışından kabul edilen öğrenci sayısını azalttılar. Son Londra olaylarından sonra Müşerref yönetimine müthiş bir baskı oluştu. Ve denildi ki; 'bak bu bombacılardan biri, kısa süreli de olsa Pakistan'da bu medreselerde eğitim almış'. Bunun üzerine Müşerref yönetimi alelacele bir karar alarak, medreselerde eğitim alan 1400 civarındaki yabancı uyruklu öğrencinin tümünü sınır dışı etti. Konsolosluklara talimat verilerek, özellikle de medreselere dini eğitim almak için gelecek kimselere vize verilmemesi talimatı verildi. Bu medreselerin müfredatlarıyla oynanıyordu zaten. Mesela İngilizce'nin zorunlu bir ders olması konusunda devletin bir kararı vardı ve bütün medreseler dini eğitimin bir parçası olarak İngilizce'yi de ders müfredatına almıştı. Dil bir noktada kültür demektir, yeni bir hayat tarzıyla tanışmak demektir, batılılar bunu son derece önemsiyorlar.

Yıldız: Söz Pakistan'a gelmişken, Turan Bey, siz o coğrafyayı iyi tanıyan, Pervez Müşerref'le bizzat görüşen bir gazeteci olarak, Pakistan'daki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Pakistan üniversitelerine yönelik bu dayatmalar, ABD'nin Afganistan saldırısı sürecinde mi başladı?

Kışlakçı: Aslında, üniversitelerden önce tasfiye süreci ilk olarak medreselerde başladı. Esasen, medrese kültürü Yemen, Kuzey Afrika, Hindistan, Pakistan ve Türkiye'de vardı. Biz bunu Türkiye'de de yaşadık. Bilindiği üzere doğu ve güneydoğuda medreseler kalmadı. Pakistan'da yaşananlara gelecek olursak; Müşerref yönetime geldiğinde bizim okulun yani İslamabad'daki Uluslararası İslam Üniversitesi'nin rektörü Mahmut Gazi Din İşleri Bakanı olarak hükümete girdi. Kendisi diyor ki; 'girmeden önce çok düşündüm, girsem mi, girmesem mi diye. Sonra büyük bir hizmet yaparım düşüncesiyle girdim'. 'Belli dayatmalar vardı ama sabrediyordum', diyor; '11 Eylül'den sonra dayatmalar iyice arttı; gelen her şeye imza atmak zorundaydım. Amerikan elçisi getiriyor, hemen imza atın diyor, durun okuyayım demeye kalmadan hemen imzalatıyorlar. Bir, iki, üç derken sekiz ay dayanabildim, ondan sonra istifa ettim' diyor. Yani olay şu; 'Ben dönüşümü engellerim, belki onu başka bir mecraya sürüklerim diye düşünürken, bir de bakıyorum ki dönüşüm benim elimle yapılıyor ve benim adım kullanılıyor'. Benzer şeyler bu coğrafyada da yapıldı, Kuveyt'te de yapıldı, Yemen'de de. Yemen'de şu anda ciddi bir çatışma var. Abdülmecid Zindan'ın Sanaa'da İman üniversitesi var. Amerika geçen ay Yemen hükümetine baskı yaptı; daha önce kültür bakanlığı da yapmış olan Abdülmecid Zindan'ı terörist olarak ilan et ve bize ver diye. Abdülmecid Zindan da bu olayın ardından El Cezire'ye açıklamada bulundu: 'Amerika çok büyük hata ediyor. Allah'la mücadele edenlerin sonu bellidir, senin de sonun yaklaşıyor' dedi. Zindan'ın sadece İmam Üniversitesi adında bir üniversitesi ve orada yaptığı çalışmalar var. Herhangi bir silahlı mücadeleye de girmemiştir. Amerika bu adamı Guantanamo'ya götürmek için izin istiyor ama öncesinde terörist ilan et diyor. Bütün İslami eğitim kurumlarında bir şekilde baskı var. Şöyle ki: İngilizce, bilgisayar, kimya dersleri zorunlu olsun deniyor; ancak alttan alta da Yahudilerle ilgili kısımların müfredattan çıkartılsın, Kur'an'da geçen bazı kelimelerin farklı manaları da öğretilsin, deniyor. Çünkü Kur'an-ı Kerim o dönemdeki şartlarda sadece Arapça'dan değil, birçok dilden etkilenmiştir deniyor. Örneğin; 'huri' sözcüğünün İbranice manası 'üzüm tanesi'dir, bunu böyle alın deniyor. Hatta, geçenlerde şöyle bir iddia vardı: 'Hadislerde çok sert ifadeler yok, oysa Kur'an-ı Kerim Yahudilere, Hıristiyanlara yönelik daha sert üsluplar kullanıyor. O yüzden Kur'an-ı Kerim'in dönüştürülmesi gerekir.' Bu amaçla yeni tefsir çalışmaları yapılıyor; biraz önce Serdar beyin de dediği gibi, İslam dünyasından buldukları 'yardımcılar'la birlikte yeni merkezler kuruluyor. Bu konuda NATO'nun, AB'nin ve hatta BM'nin de çalışmaları var. Şu anda Hz. Peygamber ve Kur'an üzerine çalışmalar yapıyor bu örgütler. Bir hocamız, ta 1996'da; 'Hz.Muhammed'in hayatını yazacağız ve bunu bütün dillere çevirip tüm dünyaya yayacağız, ama siz Hz.Muhammed'i peygamberlik yönünden çok, Kur'an vurgusundan çok, bir insan olarak ele alın ve insani yönünü ön plana çıkarın.' diye teklif aldığını ve çok yüksek meblağda para teklif ettiklerini anlatmıştı. Yani bu operasyonlar 1996'larda başlıyor. Üniversite hocalarına teklifler götürülüyor, bu konuda bir çalışma yapalım deniyor, tefsir konusunda şöyle yapalım, şu ayeti şöyle yorumlayalım, bu ayetlere Allah'ın kelamı olarak değil de sosyolojik bir olgu olarak bakalım diyorlar. Peygamberimiz için; 'O devrinin gereğini yaptı, ama bugün artık Muhammed'e gerek yok.' diyorlar. 'Kur'an'a, diğer dini kitaplar gibi ahlaki bir kitap olarak bakalım; faizle ilgili, ekonomi, siyaset vb. sosyal hayatla ilgili olan kısımları çıkartalım' diyorlar. Eğer siz, İslam alimleri ile bunu yapamıyorsanız bizim yetiştirdiğimiz ciddi akademisyenler var, bir araya gelelim, merkezler kuralım, bunu yapalım, diyorlar. Emine Vedud olayı bunun tipik bir örneği...

Yıldız: Biraz önce, Serdar bey hermenötik ve tarihselcilik meselesine vurgu yapmıştı. Tam da burada, Allah'ın tarihe müdahalesini gerçekleştiren şahsiyetler olarak gönderdiği peygamberleri, o konumdan çıkartıp tarihsel bir kişiliğe dönüştürürseniz ve bir 'anlam/yorum bilimi' olarak batıda doğan ve herhangi bir dini metni incelemede kullanılan bir araç olan hermenötiği alıp Kur'an'a uygulamaya kalkışmak, Kur'an'a hermenötik veya tarihselci bakış açısıyla yaklaşmak ne kadar sağlıklıdır? Kur'an'ın mesajını, özünü dönüştürmek için bunlar araç olarak kullanılıyor gibi. Pakistan'dan başlayıp Malezya'da devam eden operasyonu bu açıdan değerlendirirsek...

Demirel: Şimdi, bilgisayar, İngilizce gibi yeni eklenen dersler, medreseleri modernleştirme sloganı altında yapılıyor. Modernleşme genel kabul gören bir kavram. Ancak bu bizi aldatmamalı. Eğer problem sadece medreselerin modernleştirilmesiyse Malezya İslam Üniversitesi'nden ne istiyorlar, İslamabad İslam Üniversitesi'nden ne istiyorlar, Katar Üniversitesi'nden ne istiyorlar? Zira Malezya İslam Üniversitesine 15 bin öğrenciyi barındıran, 3 bin civarında uluslararası öğrencisi olan, 105 farklı ırkı bir arada tutan ve son derece modern alet ve edevatla donatılmış bir İslam üniversitesidir. Bu üst düzeydeki imkanlar bir çok Avrupa ve Amerikan üniversitesinde bile yok, insanlar bu imkanları gördükleri zaman çarpılıyorlar. Mesele sadece kullanılan araç-gereç bağlamında modernleşme ise, o zaman bu üniversitelerden ne istiyorlar? Amaç daha çok içerik olarak değiştirmektir, sekülerizmi bu üniversitelere kabullendirmektir. Bu bağlamda hermenötizm meselesine gelecek olursak; şimdi bir bakıyoruz, uzun bir süredir Peygamber efendimizin helal ve haramları belirleme noktasındaki konumu üzerinde sistemli tartışmalar yapılıyor. Bu yoğun tartışmalar boşlukta oluşmuyor. Onlar şunu çok iyi biliyor; Sahih bir sünnet tasavvuru olmadan sahih bir İslam tasavvuruda olmaz. Kur'an'ın sahih anlaşılması ancak sünnetten geçer. Efendimizin Kur'an'ı anlamasını, hayata geçirmesini, böylece nassların ete kemiğe bürünmesini devre dışı bırakırsak İslam'ı anlamakta imkansızlaşır. Bu bağlamda dayatılan unsurlardan birisi de, Aziz Peygamberi devre dışı bırakmak, onu tarihsel bir kişilik olarak ele almaktır. Ve hermenötik perspektiften, -ki hermenötikte metnin yani nass'sın kendisi yoktur, okuyucu vardır; okuyucu ne anlıyorsa aslolan odur- uygulanan yöntemle İslami hükümlerin içini boşaltıyor. Hala geriye içi boşaltılamamış hükümler kalmışsa, a zaman imdada "tarihselcilik" yetişiyor: Peygamberimizin helal ve haramları belirli günlerin belirli şartları içindir, dolayısıyla bu günü bağlamaz.' Bu metodoloji ısrarla bizim gündemimize neden sokuluyor? Bence sebep basit; İslam'ın helal ve haram çizgisini flulaştırmak, içini boşaltmak. Bu metodoloji yeni değil ki. Kökleri kadim Mısır medeniyetine dayanan, oradan Atina'ya, Roma'ya, oralardan da modern Avrupa'ya tışınmış ve bugün bir çok batı üniversitesinde kabul gören ve uygulanan bir yöntemdir. Bunlar bu metodolojiyi Hıristiyanlığa da tatbik ediyorlar, Yahudiliğe de. Doğal olarak İslam'a da tatbik etmek istiyorlar. Bu metodolojinin temelinde kutsal denen bir olgu yoktur bütün metinler tarihi metinlerdir. Ne birisi diğerinden üstündür, ne öteki diğerinden düşüktür. Ve bu noktada Türkiye'de de maalesef hadis etrafında yaşanan yoğun bir tartışma var. Geçenlerde bir yere davet edilmiştim. Orada yeni tanıştığımız kişilerin ilk sorduğu şey şu oldu: 'Hadis problemli bir alan değil midir?' Ben şöyle cevap verdim: Hayır, neden hadis problemli bir alan olsun; eğer bundan kast edilen hadiste zayıf rivayetlerin olup olmadığıysa, elbette vardır, uydurma rivayetler de vardır, ancak bunlar ayıklanmıştır, ulema bunun için inanılmaz gayretler sarf etmiştir, makbul olan ile olmayanı ayırt etmek üzere ilmi disiplinler inşa etmişlerdir; hala da bu gayretler bitmiş değildir. O zaman mesele ilmi olarak hadisleri ele alma meselesi değil, Allah Rasulü'nün konumuna yönelik bir meseledir. İyi niyetine inandığım o kardeşim bunun üzerine dedi ki: 'O zaman siz hadisten ne anlıyorsunuz, hadis nedir? Tek kelimeyle özetleyebilir misiniz?' dedi. Ben de: 'Tek kelimeyle hadis; dindir, iki kelimeyle hadis; Allah Rasulüdür, birkaç kelimeyle hadis; Kur'an'ın ete ve kemiğe bürünmüş halidir.' dedim.
Sahip olduğumuz ilmi gelenek Kur'an ve Sünnet hükümlerinin içininin boşaltılmasına engel. Bu noktada mesele İslam üniversitelerinin araçlar düzeyinde modernleştirilmesi değil, ideolojik manada sekülerleştirilmesidir. Bugün modernizm deyip geçmemek gerekiyor; modernizm son yüzelli yıldır ortaya çıkmış tüm izmlerin; komünizmden sosyalizme, liberalizmden kapitalizme döl yatağıdır. Özünde ise, mutlak manada din ve devletin birbirinden ayrılması, dinin hayata müdahalesinin önlenmesi vardır ve burada son derece otoriterdir. Bu bağlamda İslam'ın da buna "evet" demesini istiyorlar.

Yıldız: İslam'ın, günlük hayatı tanzim eden ilkelerini işlevsiz bırakmak, hayata müdahale eden kavramlarının içini boşaltmak suretiyle İslam'ın hayatla bağlantısını kesmeyi arzuluyorlar. Müslümanca bir hayatı kuran/kurgulayan, böyle bir hayat tarzının zihinsel kodlarını belirleyen temel kavramları iptal etmek istiyorlar. Mesela, sizin geçen aylarda Umran'da yayınladığımız "bereket" kavramıyla ilgili yazınızı hatırlayalım. 'Bereket' dahil, bazı kavramlar, Müslümanların literatüründen, zihinlerinden, söylemlerinden, eylemlerinden, hayatlarından sanki çekilip alınıyor. Zihnen modernleşen, pozitivist bir düşünce yapısına sahip olmaya başlayan Müslüman bereket kavramını artık kullanmıyor. Oysa geleneğimizde İslami kavramlar çokça yer etmiştir. "Yağmur yağdı" yerine, "rahmet yağdı" der insanımız. Yağmuru 'rahmet' olarak görmek yerine, bulut-rüzgar-nem-yoğunlaşma olayı olarak tanımlamak; evimizin, işlerimizin, faaliyetlerimizin bereketinden söz etmek yerine 'çalıştım-başardım oldu' demek bir zihin kaymasıdır, müstağnileşmedir, Allah-merkezli bakış açısından sapmadır. Mesela 'tağut' kavramı son on yıldır Türkiye Müslümanlarının gündeminden çıkıp gitti. Sanki Kur'an'da böyle bir kavram yok ve sanki bu kavramın siyasi-sosyal vurgusu kayboldu. Cihad, şeriat, İslam devleti, İslam nizamı, hukuku gibi kavramları Müslümanların literatüründen söküp alan bir süreç yaşıyoruz? Sizce bu, bütün İslam dünyasında da böyle mi?

Kışlakçı: Suudi Arabistan'dan başlarsak; burada hakim olan düşünce Vahhabilik düşüncesidir. Muhammed bin Abdulvahhab'ın meşhur bir el kitabı var, "Tevhid" kitabı; Suudi Arabistan'ın bütün dünyaya dağıttığı, ve ilkokuldan üniversiteye kadar herkesin okumasını zorunlu tuttuğu bir kitap. Bu kitapta bir 'Tevhid ve Şirk' bölümü var, bir de 'Cihad' bölümü var. Şimdi S.Arabistan bu bölümleri bu kitaptan çıkardı. Amerika'nın da baskı ve yönlendirmesiyle artık Suudi Arabistan yönetiminde önemli değişimler yaşanıyor. 'Biz aslında Vahhabi değil Hanbeliyiz' diyorlar.
Benzer şeyler Türkiye başta olmak üzere Mısır'da(el-Ezher), Tunus'ta, Cezayir'de ve diğer İslam ülkelerinde ilahiyatçılar eliyle yapılmak isteniyor. İslam'da devlet, İslam'da cihad, davet gibi konular, kavramlar Amerikalı profesörler ve onlara lojistik destek veren ilahiyatçılar tarafından sık sık sempozyumlarda, konferanslarda tartışılıyor. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek kavramlar tartışmaya açılarak içleri boşaltılıyor, kutsallıklarından arındırılıyor ve hakikatler çarpıtılıyor. Mesela, son zamanlarda moda oldu: efendim, İslam'da devlet yoktur, Kur'an'da böyle bir model olmadığına göre bizim için herhangi bir devlet modeli de sözkonusu değildir. Serdar kardeşimin belirttiği gibi, bunlar yapılırken tarihselci yaklaşımdan ve hermenötikten yararlanılıyor. Aslında hermenötik, tam olarak Arapça'daki "te'vil" kavramıyla aynı anlamda kullanılır. Tabi ki, "te'vil"in başka manaları da var.

Yıldız: Biliyorsunuz, "te'vil" bir kelimeyi, kavramı asli manasından saptırıp ona bilinen anlamından başka bir anlam vermek ve yorumlamaktır. Kur'an ve sünnet, bu manada te'vili olumsuzlamıştır; zira burada yapılan bir anlam değiştirme, yamultma, tahrif edip bozma faaliyetidir.

Demirel: Kavramlar deyip geçmemek gerekiyor. Çünkü kavramlar, bir zihin dünyasına, tasavvura açılan şifreler niteliğindedir. Hatta bir tasavvura şekil veren, çerçevesini belirleyen kavramlardır. Bu noktada eğer sizin tasavvur dünyanızın çerçevesi kutsal kelimelerle, Kur'ani - semavi kelimelerle bezenmişse, oluşturulmuşsa, siz doğal olarak hayatınıza 'kutsal' penceresinden bakacaksınız. Bunların yaptığı şey hayata bakışta kutsalı bertaraf etmek. Yani dini kavramları kutsaldan arındırmak. Uygulanan proje tamamen budur. Kullandığınız kelimeler, akademik dünyada, iş dünyasında, siyasi hayatta risk almanızı da gerektiriyor. Bir takım kelimeleri kullandığınızda, eğer onlar makbul kelime ve kavramlar değilse ağzınıza acı biber sürerler. Niye korkuyorlar bu kavramlardan? Zira bu kavramların ifade ettiği bir dünya bütünlüğü var. Şimdi, 'ulusalcılık'tan söz ettiğinizde, artık 'ümmet' mefhumuna vurgu yapamazsınız. Herhangi bir siyasetçi 'ben ümmetçiyim' dediğinde -ki Kur'ani bir kavramdır- ağzına acı biber sürerler, bir daha bunu kullanacağı zaman iki kere düşünmek zorunda kalır.

Yıldız: Mesela Erbakan; 'D-8' dedi, yani 'ümmet' dedi ve ağzına acı biber sürdüler.

Demirel: Evet, bu kavramların içinin boşaltılması için ciddi bir faaliyet yürütüyorlar. Son dönemlerde İslam aleminde çok tartışılan kavramlara mesela 'şehadet', 'cihad', 'vela ve bera: (İslam'da dost ve düşman) dikkat edelim. Ayet-i kerimede açıkça "Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin" deniyor. Kur'an'ın açık bir hükmü bu. Şimdi, bu kavramlar ve ihtiva ettiği manalar İslam dünyasının yahut müslümanların Batılılara eklemlenmesini önlüyor. Bu noktada bu kavramların içinin boşaltılması gerekiyor. Zira boşaltılmaması entegrasyonu önlüyor. Üzülerek söylüyorum; işbirlikçi düşünürleri, ilahiyatçıları, siyaset adamlarını, yazar-çizerleri görüyoruz; bu kavramları tartışmaya açıyorlar. Bundan 4-5 sene önce yazılarıyla Filistin'de yapılan eylemlere şehadet eylemi diyenler, ya da en azından fedai eylemi diyenler 'bu kavramları bir daha tartışalım' demeye başladılar. Aslında ne değişti? İsrail'in devlet terörü mü? Mukavemet meşru olmaktan mı çıktı? Kudüs işgal altından mı kurtuldu? Neden 'biz bu kavramları gelin bir daha tartışalım' diyoruz? Arkasından 'aslında biz bunları İslami zannediyorduk, İslami değilmiş; aslında bu yapılanlar, İslam'la, cihad mefhumuyla örtüşmüyormuş; bunlar şöyleymiş, böyleymiş..' deyip Müslümanların direnç noktalarını kırmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda kavramlarla oynama hadisesini basite indirgememek lazım, son derece önemlidir. Bundan birkaç ay önce Milli Eğitim Bakanlığı bir genelge yayınlamıştı. Bu genelgede 50 kadar kavramın kullanılması yasaklanmıştı. Ve yasaklanan bu kavramlara baktığınızda, hepsinin temel Kur'ani kavramlar olduğunu görürsünüz.

Yıldız: Müslüman zihni inşa eden, bir zihni mü'min kılan, diğer zihinlerden ayıran ilahi değer yüklü kavramları çıkarıyorsunuz, onun yerine seküler kavramlar koyuyorsunuz...

Demirel: İslam'i ıstılahların yerine konulan kavramlar, bu dünyaya, şimdiye ait, uhrevi buudu olmayan kavramlar... Toplumumuzda bencillikten bahsediyoruz. Siz kavramları dünyevileştirirseniz bencilleşme kaçınılmaz olur. Gençliğin alkol ve uyuşturucu pençesine düşmesinden yakınıyoruz. Bu insanları kutsaldan uzaklaştırdığınızda, helal-haram duyarlılığını sıfırladığınızda varacağı doğal nokta burasıdır, garipsememek gerekiyor. Zira Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir.

Yıldız: Kur'an-ı Kerim'de "Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler"(5/13) buyurulur. Rahmetli Muhammed Esed, bu ayetin mealini şöyle verir: "Onlar sözleri asıl bağlamlarından kopararak çarpıtırlar." Yani, bir dinin, bir zihin dünyasının temel kavramlarını asıl anlamlarından, bağlamlarından koparıp içini boşaltırsanız, o dinin müntesiplerinin davranış kalıplarını ve hayat tarzlarını da değiştirirsiniz. Temel kavramlarınıza asli anlamlarını yüklemeden, onların içlerini asli manalarıyla doldurmadan yol haritanızı doğru çizemezsiniz, istikametinizi de düzgün tutamazsınız.
Son zamanlarda eskisinden daha çok dikkatimi çeken bir ayet-i kerime var; Bakara suresinin 120. ayeti. Mealen, "Sen onların milletlerine tabi olmadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: 'Her halde yol Allah yoludur.' Şanım hakkı için sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, faraza onların hevalarına uyacak olsan, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunur." Burada, Rabbimiz, peygamberinin şahsında bize hitap ediyor: Siz onların (yani Yahudi, Hıristiyan, Batılı, Amerikalı, Rus...) milletlerine uymadıkça... Buradaki millet kavramının çok iyi anlaşılması gerektiğine inanıyorum. Genellikle biz bu kelimeyi 'din' diye çevirip kullanıyoruz. Oysa Rabbimiz "siz onların dinlerine girmedikçe" demiyor, "milletlerine" diyor. (Kur'an'da inkarcı kavimleri tarafından tehdit edilen Şuayb, Nuh gibi peygamberlerin, Ashab-ı Kehf gibi iman erlerinin "ya sizi taşlayarak öldürürüz ya da sizi zorla milletimize döndürürüz"(7/88; 18/20) dediklerini görüyoruz. Keza, Hz.Yusuf da zindan arkadaşlarına İslam'ı tebliğ ederken "Ben bir kavmin milletimi terkettim"(12/37) der.) Peki 'millet' yerine 'din' desek ne değişir? Şimdi, bugün bile, sadece 'kimlik müslümanı' olan birine; 'şöyle yaparak, şu tarzda yaşayarak Yahudileşme, Hıristiyanlaşma, onların dinine girme!..' deseniz; size tepki gösterir: 'Yok canım, ben dinimi hiçbir şeye değişmem, ben elhamdülillah müslümanım' der. Oysa yapıp ettiği ile, hayat tarzı ile, zihniyet dünyası, ilişki biçimleri ve davranış kalıpları itibariyle onlardan hiçbir farkı yoktur. Ayetin devamında belirtildiği üzere, onların heva ve heveslerinin belirlediği hayat tarzlarını, heva medeniyetlerini aynen yaşamaktadır. Yani aslında o, onların milleti üzredir. Burada 'din' ile 'millet' ve 'kavim' arasında büyük fark var. Kavim bir topluluğu ifade eder; o kavmin 'millet'i ise, onların hayat tarzını, değer yargılarını, sosyal sistemlerini, zihin yapılarını, davranış kalıplarını.. içerir. Elmalılı Hamdi Yazır'ın Allame Şehristani'den aktardığına göre millet; bir topluluğun çevresinde toplandığı, üzerinde yürüdüğü, bağlı bulunduğu egemen prensipler ve tutmuş olduğu yoldur. Bugün Batı'nın bize dayattığı, bizimkilerin de girmek için can attığı şey "din" değil, "millet"tir. Ama son tahlilde, onların razı olacağı biçimde milletlerine yani değerler sistemine, hayat tarzlarına, seküler temele dayalı heva uygarlıklarına entegre olur da tam uyum sağlarsanız, fiilen 'din'lerine de girersiniz. Bakara/120. ayetin devamında "Allah'ın yolu bir tanedir" vurgusu var. Hz.Yusuf da "Ben millet-i İbrahim, İshak ve Yakub üzereyim"(12/38) diyerek istikametini dosdoğru tutuyor. Hayat tarzı itibariyle, değer yargıları, davranışı, zihniyeti itibariyle tevhid akidesinden taviz vermiyor; ne zina fitnesi ile karşılaştığında, ne zindanda ne de 50 yıl -bir rivayete göre 80 yıl- süren Mısır sultanlığı döneminde.
Biraz uzattım ama, konumuz istikamet ve yolumuzu dosdoğru tutmak olunca bu örnekleri hatırlatma gereği duydum. Şimdi soru şu: ümmet olarak yolumuzu nasıl dosdoğru tutacağız?

Demirel: Söylediklerinize tamamen katılıyorum ve ek olarak bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: İbn-i Teymiyye'nin dilimize de tercüme edilmiş olan Sırat-ı Mustakim adlı bir kitabı vardır. Bu kitabın mihver aldığı bir hadis-i şerif vardır: "Kim bir kavme benzerse o da onlardandır."

Yıldız: Tabi ki, sadece şekil olarak değil, asıl zihniyet ve hayat tarzı itibariyle...

Demirel: Evet, zihniyet ve hayat tarzı. Bu kitabın yazılış serüveni de son derece enteresandır. İbn-i Teymiyye'ye, Şam'dayken Kıbrıs'tan mektuplar gelir. Kıbrıs ahalisi Hıristiyanlardan ve Müslümanlardan oluşuyor. Hıristiyanlar ticareti ellerinde bulunduruyorlar, toplumda güçlüler. İbn-i Haldun'un Mukaddime'de dediği gibi "güçsüz kavimler güçlü kavimlere benzemeye çalışır; mağluplar galipleri taklit ederler." Bunun orada aynen tahakkuk ettiğini görüyoruz; elbiselerinde, yeme-içme tarzlarında, hareketlerinde, ibadetlerinde, ilişki biçimlerinde Hıristiyanları taklit etmeye başlıyor müslümanlar. Kıbrıslı Müslümanlar bu çözülmeye dur demenin yollarını arıyorlar ve merhum İbn-i Teymiyye'den bir çözüm üretmesini istiyorlar. O da bu hadis-i şerifi merkeze alan risaleler yazmaya başlıyor. Diyor ki; 'siz onlara benzemeyin, kültürünüzü onlara uydurmayın, onları dost edinmeyin'. Helal ve haram kavramını anlatıyor onlara. Yani aslında Müslüman olmayı, Müslümanca yaşamayı, Müslüman kalmayı hatırlatıyor. Kitap, böyle bir çerçevede yazılıyor. Aslında bu tehlike yani bu erime dediğimiz, zaman zaman kopuşa dönüşen hadiseler ilk kez yaşanmıyor İslam aleminde. Daha önceki dönemlerde de yaşanmıştır. Mesela bir İhya-u Ulumi'd-Din havada oluşmamıştır. Toplumda bir ihtiyaç oluşmuştur, dini duyarlılık noktasında bir kırılma yaşanmıştır ve bu kitaplar buna çare olarak yazılmıştır.

Yıldız: İslam'ın özüne, İslam akaidini bulandırmaya yönelik felsefi saldırılara da bir cevaptır aynı zamanda; İslami hayat tarzını yeniden canlandırmaya dönük bir ihya...

Demirel: İhya sadece fikirde olmaz; ihya yaşantıda da olur; ihya hayatın her tarafını kuşatan unsurlarda olur. Bir yerde kırılma varsa, orada bir ihya hareketi olmak zorundadır. Bu noktada bizim yapmamız gereken de bir ihya hareketi başlatmak ve İslam'ı yeniden kuşanmaktır. Özür dilemeden, kavramlarımızdan utanmadan, gerekirse risk almak pahasına İslam'ı kuşanmaktır.

Yıldız: Bugünün dünyasında İslam'ı kuşanmak, takva elbisesini kuşanmak, hayayı kuşanmak, bir risktir doğrusu...

Demirel: Ahiretteki riski almamak için bu dünyadaki riski almak gerekir.

Yıldız: Çok güzel. Peki, nasıl bir ihya ve inşa hareketi?

Demirel: Önemli gördüğüm bir husus şudur: Bizler; ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite sıralarında zihin formatımızı modern formatla oluşturuyoruz. Müslümanlığımızla gurur duyup, namaz kılabilir, oruç ta tutabiliriz ama düşünce sistemimiz format itibarıyla genel manada Batılıdır. Kısacası, düşünce formatımızın müslümanlaştırılması/islamlaştırılması gerektir. Bu son derece zor, ama olmazsa olmaz bir husustur. Allahu alem!

Yıldız: Kuran'da yine Peygamberimizin şahsında bize hitaben, hem de ikinci olarak inen ayet grubunda; "ve siyabeke fe-tahhir ve'r-rücze f'ehcür" buyurulur. Yani "elbiseni, elini-eteğini cahiliye pisliklerinden, kirlerinden temiz tut ve her türlü kötülükten de uzak dur."(74/4-5) Bunu maddi bir temizlik olarak almak meseleyi basitleştirmek olur ve ayetin bağlamına da uymaz. Yani, tıpkı peygamberimiz gibi, bütün bir cahili hayat tarzından, tüm cahiliye alışkanlıklarından, ilişki biçimlerinden uzak durarak işe başlamak gerekiyor.

Demirel: Hz.Ömer'in bir sözü var: "Cahiliyeyi bilmeyen İslam'ı da bilmez." Biz çağdaş cahiliye dönemini idrak ediyoruz. Bunun adına globalizm diyoruz, küreselleşme diyoruz. İslami bilinci kuşanmak için bu manada çağı tahlil etmemiz gerekir. Bugün bizim tartıştığımız bir çok mesele aslında modernitenin dayattığı problemlerdir. Biz başka mahallelerin problemlerini kendi mahallemizin problemi olarak tartışıyoruz. Farklı bir tarih tecrübesinde tezahür etmiş problemi kendi problemim gibi niye tartışayım? Niye hemen oradaki problemi kendi problemim olarak algılayayım? Türkiye Müslümanının zihin formatı daha fazla modern olduğu için bu problemleri diğer İslam ülkelerine nazaran daha fazla yaşıyor.

Yıldız: Hak olan inancımıza, Müslüman kimliğimize, hayat tarzımıza batıl ve Batılı unsurlar, modern ve postmodern unsurlar çok fazla bulaştığı için bunların ciddi olarak ayıklanması, temizlenmesi ve yeni baştan İslami hayat tarzına rengini veren "sıbğatullah" ile boyanması gerekiyor. Buradan başlanılması lazım ki yolumuzu, istikametimizi doğru tayin edelim.
Burada, Turan kardeşime dönerek; ümmet kavramının unutturulduğu ve ümmetin bir araya gelmesini engelleyecek operasyonların çekildiği, ümmet arasında kavmiyet ve mezhep çatışmalarının yeniden körüklenmek istendiği bir süreçte, nasıl bir yol haritası izlemeliyiz, diye sormak istiyorum. İslam ümmetinin halini daha iyi bilen, gören, İslam ülkelerinin birlik çabalarını yakından izleyen, bu konudaki operasyonları yakından takip eden biri olarak, ümmetin, ümmet bilincini yeniden kuşanması için neler yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Kışlakçı: Şimdi, kutsalın yok sayıldığı bu Postmodern dönemde, öncelikle Müslümanların kendi kutsallarına sahip çıkması gerekir. İkincisi müntesibi olduğu dinin hak olduğuna iman edecek. Bu "hak"ka iman çok önemli. Hani 'dinler arası diyalog' deniliyor ya, 'onlarda da hak unsurlar var' filan... İşte bu, "Allah katında Hak Din yalnızca İslam'dır" inancını zedeler. Hak Din İslamdır. Onlarda bazı hak unsurların oluşu bizim dinimizin sadece hak olduğunu gösterir. Diğerleri batıl unsurlar da içeriyor; bizim dinimizde ise asla batıl unsur yok. Üçüncü olarak, Serdar Bey'in dediği gibi, Müslümanların cahiliyeyi çok iyi bilmesi, tanıması lazım. Muhammed Kutub'un "20. Yüzyılın Cahiliyesi" olarak isimlendirdiği çağımızın çok iyi tanımlanması lazım.

Yıldız: Yani "21. Yüzyılın Cahiliyesi" de yazılması gerekir. Çünkü modern cahiliye, şimdilerde postmodern kisveye büründü, 'postmodern cahiliye'ye evrildi...

Kışlakçı: Evet, cahiliyeyi çok iyi tanıyıp postmodern düşünceyi, felsefeyi köklü bir eleştiriye tabi tutarken, İslami zihin yapımızı belirleyen kavramlarımızı da asli anlamlarına yeniden döndürmemiz gerekiyor. Ayrıca, İslam'ın öngördüğü hayat tarzını bir model olarak çağa sunmamız lazım. Bugün Müslümanlar çok iyi eleştiri yapıyorlar ama nasıl bir yol haritası izleyeceklerini, nerede duracaklarını, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ayetleri, hadisleri, İslam tarihindeki örnek şahsiyetleri günümüze taşıyamıyorlar. Batıyı çok iyi tanımak derken, bir temsil hatırıma geldi. Müslüman diğer dinleri felsefeleri tanımlarken bir ayna gibi olmalı, sünger gibi olmamalı. Ayna karşısındakini olduğu gibi yansıtır ve o bir görüntüdür, gider ayna ise yerinde daimdir. Ama sünger olursanız, Batıdan gelen bütün olumsuzlukları, şüpheli şeyleri alır, emersiniz, içselleştirirsiniz ve sağa-sola yayarsınız. Bu yüzden Müslüman, Batı karşısında sünger olmamalı, ayna olmalı; Batıyı çok iyi tanımalı ki, cahiliyenin zıddı olan İslam'ı da çok iyi bilsin ve yaşasın. Cahiliyeyi tanıyıp ondan kurtulmadan, uzaklaşmadan İslam'ı tanıyıp yaşayamazsınız.

Yıldız: Bir ayette buyurulduğu üzere(2/256), "Tağut'u inkar etmedikçe, tağuti düzeni, hayat tarzını, tağutun önerdiği, dayattığı ilkeleri terk edip Allah'a ve O'nun nizamına uymadıkça sapasağlam bir kulpa yapışmış olmayız." Yani sapasağlam bir kulpa yapışmak ve istikametimizi doğru tutmak istiyorsak, önce -ayetin başında ifade edildiği üzere- 'doğruyu eğriden, hakkı batıldan apaçık tefrik edeceğiz', sonra cahiliyeyi tanıyıp reddedeceğiz, tağutu inkar edeceğiz, buna paralel olarak da Allah'ın vaz'ettiği İslam'ı tanıyıp kabul edeceğiz ve yaşayacağız. Formül bu.

Kışlakçı: İmam Malik diyor ki: 'İlk nesil nasıl ıslah olduysa, sonrakiler de onların yolunu aynen takip etmedikçe ıslah olmazlar.' Yani sizin kurtuluşunuz, sahabe nasıl kurtulmuşsa cahiliyeden aynen öyle kurtulmaktır.

Yıldız: Aynen onlar gibi "ümmet" olmak, "kardeşler" olmaktır.

Kışlakçı: Başlangıçta bütün insanlar bir tek ümmet idi. Yani, halis insani fıtrat üzereydiler ve onlara Allah'tan Sırat-ı Müstakim'in bilgisi gelmişti. Sonra içlerinden bazıları, kendilerine çizilen meşru hudutları geçmek, yaratıldıkları fıtri statülerini aşmak ve fıtratın kendilerine verdiği haklardan fazlasını elde etmek istemelerinden dolayı aralarında ihtilaflar zuhur etti. O zaman Allahu Teala onlara, Hakk'ı tanımaları ve aralarından sosyal adaleti icra etmeleri için, peygamberler göndermeğe başladı. İşte bu, dünyada, bütün peygamberlerin risalet görevleriydi. Bu risaleti kabul eden, onların getirdikleri ilme tam olarak tabi olan ve bu peygamberlerin yollarıyla hidayeti bulanlar, evet yalnızca onlar Hak üzere olmuşlardır. Bunların dışında kim olursa olsun- ister peygamberlerine tabi olmamış, isterse peygamberlerinin getirdikleri talimatı şahsi çıkarlarına göre değiştirmiş olsun, herkes batıl yolda olmuştur. Şu ayete bunu anlatmaktadır: "İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra ihtilafa düştüler." (Yunus/9) Demek ki ümmet olma şuuru ihtilaflardan uzak durmak ve hakk'a teslim olmakta yatmaktadır.
İşte Allah Rasulü(s.) Arap olduğu ve Arap toplumuna tebliğe başladığı halde, daha ilk adımda din kardeşliğini tesis ediyor, ümmet bilincini oluşturuyor, teşvik ediyor. İlk Müslüman olanlar sadece Araplar değil, Habeşi de var, Rumi de var, Farisi de var, farklı ırklardan insanlar var. Bütün çaba, bunları ümmet yapmak, kardeş yapmak. Selman-ı Farisi ne diyor: "Ben İslam oğlu, İslam oğlu, İslam oğlu Selman'ım; babam da İslam'dır, dedem de İslam'dır, ceddim de" diyor. Çünkü İslam'a girdi. Cahiliye unsurlarından arındı. İslam'la dirildi ve hayat buldu.

Yıldız: Yani Müslümanın kimliğini belirleyen şey İslam. Şu an insanlar arasında kimlik tartışması var. Kimliğini ırka mı dayandıracaksın, bir coğrafyaya mı, bir mezhebe mi nispet edeceksin? Müslüman için böyle bir sorun yok, olmamalı. "İslam oğlu ....." olmak, sizin bütün bu alt kimliklerinizin, tanımlamalarınızın üstünde hakim bir üst kimlik.

Demirel: Özetle, tasavvur dünyamızın tüm kalıplarının Müslümanlaştırılması.

Kışlakçı: Müslümanların birlik olabilmesi için birlik şuurunun yerleştirilmesi gerekmektedir. Allah Rasulü ilk davete başladığında ümmet şuurunu oluşturmak için mücadele ediyor. Devlet olmanın unsuru da, bir güç olmanın unsuru da ümmet şuuru fertten ta çoğul cemaate kadar herkeste oluşturmaktan geçiyor. Yani ümmet için bir şeyler yapmak, çaba sarfetmek. Ümmet düşüncesini yok ettiğinizde ise, Müslümanla bağınızı koparıyorsunuz; diğer bir coğrafyadaki Müslümanla bağınızı koparmış oluyorsunuz.

Yıldız: Bu bağı kopardığınız zaman da, ümmetin çeşitli üniteleri; "nasıl olsa ümmet yok, o halde herkes kendi ulusunun, ırkının, mezhebinin kaygısında olsun" demeye başlıyor ve mesela bizdeki kimi Müslümanlar gibi, "bari Avrupa Birliği'ne girelim de kendi çıkarlarımızı koruyalım" diyor. Böylece zaten derli-toplu olmayan ümmete bir darbe de biz vurmuş oluyoruz. Böylece ümmet bilincini rafa kaldırıyor ve sonra da ümmeti tedavülden kaldırıyoruz. Sonra da AB veya ABD'ye yem oluyoruz.

Demirel: Aslında burada bir ironi var. Avrupa Birliği yüzyıllarca birbirini kesmiş bir topluluk. Tarihte cereyan etmiş büyük savaşların yüzde sekseni Avrupa'da yaşanmıştır. Tarihi bu kadar kanlı olan, birbirine bu kadar düşman milletler birleşirken; yani bir ümmet olurken, bize diyorlar ki; ümmet mefhumu köhnedi, bunu artık terkedin. Bu ironi değil midir?

Kışlakçı: Tıpkı, üç öküzün hikayesi gibi. Hani kurt, sarı, siyah ve beyaz renkli üç öküzü yemek için bir plan kurmuş ve barış ilan etmiş. Çünkü onlar birlik olup sırt sırta verdiklerinde kurt onlara saldıramıyor. Onları bölmek için, önce beyaz öküz uzaktayken diğerlerine 'bunun parlak rengi yüzünden başımıza sıkıntı gelebilir; gelin bunu aramızdan atalım' diyor. İki öküz, 'doğru söylüyorsun, ama bunu arkadaşımıza nasıl söyleriz?' dediğinde, kurt 'merak etmeyin, ben hallederim' diyor ve gerçekten hallediyor, afiyetle yiyor onu. Sonra aynı yöntemi siyah öküz uzaktayken uyguluyor. Sonunda sarı öküz tek başına kalıyor. Ve bir gün kurt, vahşi gözlerle ona yaklaşınca; 'eyvah' diyor; 'meğer ben, beyaz öküzün öldürüldüğü gün ölmüşüm de haberim yokmuş!..' Ümmeti de böyle parçalayıp yiyorlar.

Yıldız: Rabbim, bizi, sadece kendi çıkarını, kendi ırkını, rengini, mezhebini, meşrebini düşünüp 'küresel kurt'lara yem olan öküzlerin konumuna düşmekten muhafaza buyursun. Amin.

31 Ekim 2007 Çarşamba

TEOMAN DURALI ile RÖPORTAJ



“Demokrasi ve Hümanizm Batılılara Öldürme Yetkisi Veriyor!”

RÖPORTAJ: MURAT MENTEŞ

İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü profesörü TEOMAN DURALI, gündemi 8sutun için yorumladı. Tartışma yaratan "Çağdaş,Küreselleştirilen Medeniyet" kitabının yazarı DURALI, bir Alman bilim adamının Türklerin zekasıyla ilgili tezlerinden, Papa'nın İslam ile barışı aynı cümlede anmaktan kaçınmasına kadar pekçok konuda görüşlerini sadece 8sutun'a anlattı.


Alman Genetik Araştırma Enstitüsü Direktörü Zekabilimci Volkmar Weiss, Türklerin zeka düzeyinin düşük olduğunu söyledi. Bilimsel bir çerçevede, Türklerin aptal olup olmadıkları tartışıldı...


Öyle budalaca bir iddia ki bu... Benim nutkum tutuluyor, ne cevap vereyim? Aziz Nesin `Halkımızın yüzde 60’ı...’ demişti. İddiada `göçmen Türkler’den bahsediliyor. Bunu
nasıl anlamalı? `Göçmenler böyle ama, hepsi aptal olmayabilir’ şeklinde mi? Hayır. `Türkiye’den kaçıp üstün Avrupa’ya sığınanlar bile bu kadar geri zekalıysa, Türkiye’de yaşayanların halini siz düşünün’ demek istiyor bence. Bu, tüyler ürpertici bir zırva.


Milletlerin, toplulukların zekası şakalara konu olabiliyor. Bilim de toplulukları böyle bir ayrıma tabi tutabilir mi?


Aslında toplumlar bazı dönemlerde zihin ve duygu bakımından geri bir duruma düşebilir. Siyasi tıkanıklıklar, toplumu çözümsüz, çaresiz bırakabilir. Fakat işin esası, eğitimdir. Öğrenme, bilgilenme, görgü kazanma imkanlarını genişleten bir eğitim sistemi, toplumu açar. Bu da güvenli, huzurlu bir yaşama düzeninin tesisine zemin hazırlar.


Volkmar Weiss’in sözleri sizce hakaret kastı taşıyor mu?


Hiç şüphesiz evet. Bunun yanında, medya da bir tür hakaret taşıyıcısı. Türklüğü yerin dibine batırma, maneviyatı bozma girişimlerinin bir uzantısı bu iddialar, manşetler. Aşağılık duygusuna kapılmış insanları bir hedefe yöneltmek, gütmek kolaydır. Hakaret ediyorlar ki, emir de verebilsinler, verdikleri emirler ciddiye alınsın. `Türklükten çık, aptallıktan kurtul’ demeye getiriyorlar. Ama aslında Türklüğün arkasında İslam var. Yani `İslam’ı terket aklın başına gelsin’ diyorlar. Bir de şu var: Genetik bize insanın zekası hakkında kesin bilgiler, veriler sunamıyor.


Siz bir felsefeci olarak IQ testlerine itibar ediyor musunuz?


Hayır, IQ testlerine itibar etmiyorum. Çünkü ben başarısız kalıyorum o testlerde! Şu kadar milyarla bu kadar milyarı çarparsan sonuç ne olur? O soruya cevap veren çocuk aslında bir tür hastadır, bir tür otistiktir. Aslolan ufkun geniş olması, zihinsel açıklık, bununla beraber gönüldeki ferahlıktır. Bu unsurlar, toplumun güzelliğiyle etkileşimlidir.


Bir bilim adamının `Falan millet salaktır’ demesi...


En kolay iş karşındakini `geri zekalı’ diye damgalamaktır. Birine geri zekalı demek edepsizliktir ve ahmakçadır. Edepsizlikle ahmaklık birbirini gerektiren, birbirinden çıkan şeylerdir. Bir de ahmaklar kendilerini çok akıllı sanırlar. Tıpkı korkakların zalim olmaları gibi.


Papa 16. Benedictus, `İslam barışı özendiren yönler içeriyor, ama başka unsurları da var’ dedi. Bu sözle, İslam’ın bir barış dini olmadığını, gündemdeki terör eylemlerine geçit veren bir yapısı olduğunu ima etti. Buna ne dersiniz?


Papa’ya şaştım. Bildiğim kadarıyla felsefe okumuş, hatta ilahiyat felsefesi tahsil etmiş biri. Felsefeci, lafı ağzında inceden inceye tarttıktan sonra konuşan kişidir. Yine de Papa’yı anlamaya çalışalım. Barış nedir? Boyun eğmek mi? Dayağa razı olmak, mücadeleden kaçmak, havlu atmak mı? Öyleyse İslam barış dini değil. Bir Müslüman olarak ben, zalime başkaldırmanın kutsal olduğuna inanıyorum. Gelgelelim, insanlara zulmetmek, azab vermek söz konusuysa, tarihte bunun baş kahramanı Avrupa olmuştur. Sömürgeciliği ve onun annesi olan sermayeciliği icat edip geliştiren Müslümanlar değildi. Terör de Batı medeniyetinin içselleştirdiği bir olgudur. Avrupa ve ABD bir olup İslam topraklarına yüzbinlerce ton bomba yağdırınca o bombalardan bir iki tanesi de sekip kendi evini vuruyor. Avrupa’nın 400 yıllık tarihi, dayanılmaz çirkefliklerle doludur. Papa’ya gelince, bir papanın daha nazik olması gerekir.


İtalya Reform Bakanı Roberto Calderoli, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, `İslam’ın medeniyet olarak nitelenmekten uzak bir din olduğunu’ iddia etti.


`İslam medeniyet değil’ demek büyük bir şaşkınlık. İslam medeniyetini inkar ederseniz elinizde medeniyet namına hiçbir şey kalmaz. İslam medeniyetinin mirasçıları olarak `İşte bizim mimari şaheserlerimiz, edebiyatımız, şiirlerimiz, musikimiz, ilmimiz, irfanımız...’ diye gösteriş yapacak halimiz yok. Bir İtalyan bakanı saçmalıyor diye kibre kapılmak bize yakışmaz.... Fakat ne diyeyim, insan kör bile olsa bu dünyada İslam medeniyetine dokunabilir, onun kokusunu alır, sesini duyar. Demek ki büsbütün iflas etmiş, duymuyor, görmüyor, koku almıyor, komada o bakan... Bir ceset konuşmuş.


ABD’de Cumhuriyetçi Parti Colorado milletvekili Tom Tancredo, `Gerekirse Kabe’yi bombalarız’ dedi.


Amerika Kabe’yi bombalarsa ne olur?.. Buda heykelleri bombalanmış, yazık olmuş. Kabe tahrip olsa da kıblemiz değişmez. Biz Allah’a ibadet ediyoruz, Kabe’ye tapmıyoruz ki. Ama Papa öldürülürse Katoliklik ayakta duramaz. Biter. İslam’da böyle bir durum yok. İslam’da din kurumsallaşmış değil. Kıbleyi tayin edemiyorsan, hangi yöne dönerek kılarsan kıl namazını, orası Kabe oluyor, kıble oluyor. Bu konu başka yönlerden de tartışılabilir, ama onlar yeterince konuşuldu zaten.


Londra’dan ve daha birçok Avrupa şehrinden kaçıyor Müslümanlar. Çünkü sokaklarda sözlü ve fiili saldırılara uğruyorlar. İş sözleşmeleri, kira kontratları, kredi kartları iptal ediliyor. Camiler yakılıyor...


Londra’daki bombalı saldırıların doğrudan ya da dolaylı bir tuzak olduğunu düşünmeye yatkınım. Batı, terörü, kendi vahşetinin dayanağı haline getirmekte bu kadar hevesli olmasaydı, böyle bir şüphe taşımazdım ama şimdi içimde şüphe var. Blair’e, Bush’a birer sanık gözüyle bakmamız doğal.


Müslümanlar büyük bir baskı altında tutuluyorlar. 2/3’ü Avrupa’dan ayrılmaya hazırlanıyor?


Evet, çünkü Medeniyetin beşiğinde, en ilkel, en vahşi kanunlar işlemeye başladı. Sokaklarda insan öldürüyorlar. Batılılar her konuda haklı görüyorlar kendilerini. Demokrasi ve hümanizm onlara öldürme yetkisi veriyor!


Bu büyük çelişkinin sebebi ne olabilir?


İslam’ı, yok etme arzusundalar. Onlara göre İslam, Batı medeniyetine meydan okumanın adı. Bugünkü medeniyetin temeli iktisattır, kazançtır, kârdır. Bu kârı azaltan, felsefi bakımdan anlamsızlığa mahkum eden veriler İslam’da mevcut. Buna katlanamıyorlar.


İslam’ı hiçbir şekilde kabul edemiyorlar, öyle mi?


Doğrusu, Batılı liderlerin, askerlerin siyasetçilerin, papazların kabul edebileceği bir İslam var. Onu da empoze ediyorlar zaten. Dinlerarası diyalogla, Müslümanların başına bomba yağdırılması ve İslam’a hakaret birarada yürütülüyor bu yüzden. Protestan’la Müslüman arasındaki benzerlikler öne çıkarılıyor. `Şu ilke aynı, bu görüş aynı’ deniyor sonra da `İslam’a ne gerek var’ diyorlar. En başta söylediğimiz söze geri döndük: `İslam’ı terket, aklın başına gelsin’ diyorlar. Bunun bir versiyonu da şudur: `İslam’ı bırak yoksa ölürsün.’

ADEM'İN 'ADAM' INDAN BİREY İNSANA





Nuri Celepci

İnsanın çevresiyle ilişkisini genel anlamda üç şekilde incelemek mümkündür: 1: İnsanın Allah’la ilişkisi 2: İnsanın İnsanla İlişkisi 3: İnsanın Tabiatla ( diğer varlıklarla ) İlişkisi Biz bu yazımızda insanın çevresiyle ilişkisi meselesinde ikinci sırada yer alan İnsanın insanla ilişkisi konusunda Batı modernizmi ve bu modernizmin dayandığı kökleri olan; Yunan felsefesi , Roma kültürü,Yahudilik ve Hrıstiyanlığın konuya yaklaşımını irdelemeye çalışacağız. “İnsanın insan için sorun oluşturması, biraz da “soru” oluşturması yüzündendir. Çünkü insan, kendisi için dahi muamma bir varlıktır. Bu onun yaratılışından gelen zaafının değil, aksine yaratılıştan gelen yüksek potansiyelinin bir sonucudur. Bu potansiyeli yüzünden insan, onu tanımaya ve tanımlamaya kalkan hemen herkesi şaşırtmış ve yanıltmıştır. İnsan konusunda en çok yanılanlar da, bölen , parçalayan ve indirgeyen bir akılla insana yaklaşan batılı düşünürler olmuştur. Descartes’ten, Hume’a, hobbes’tan nietzsche’ye, Hegel’den Marx’a, Durkheim’den Sartre’a, insanı kendi meslek ve meşrebince tarif eden her Batılı düşünür, insan sorununu çözmek yerine daha bir karmaşık hale getirmişlerdir. Sonuçta, ortaya ideolojilerin ve ideoloji haline getirilmiş pozitif bilime ait disiplinlerin paramparça insanı, insan demeye çok şahit ister insanı çıkmıştır. BATI ( MODERNİZM)’İNİN İNSANIN İNSANLA İLİŞKİSİ KONUSUNA BAKIŞI Her düşünce sisteminin bir Allah, alem, insan görüşü vardır. Batı uygarlığının incelememize konu teşkil eden insan görüşü ise; Yunan felsefesine, pagan Roma kültürüne ve Kilise ahlakına göre şekillenmiştir. Batı’nın insan görüşü de işte bu köklerden beslenmektedir. Batı modernizmi Her alanda olduğu gibi insan konusunda da bir türlü dengeyi tutturamamıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte en önemli nedenleri arasında Batı düşünce sisteminde hayatın merkezinde “adam” olan “insan değil, “beşer “ olan birey olması ve her şeyi bireye göre algılamasını söyleye biliriz. “Bilindiği gibi, Eski Yunan’ın Panteon’u; “insanlaştırılan tanrılarla” , eski Yunan mitolojisi ise, tanrılara baş kaldıran insan masallarıyla yani ‘ tanrılaştırılan insanlarla’ doludur.” (1) işte bu temel felsefe modernizmin insan anlayışını belirleyen zeminlerden birisidir. Burasını kalkış noktası olarak ele alıp yolumuza koyulduğumuzda ; Modernite’nin insan anlayışını belirleyen tarihi yolun ilk kilometre taşlarından birisi olarak kadim filozoflardan Aristoteles’e rastlıyoruz. Sonraki dönemlerde insanı hayvanla bağlantılı olarak tanımlamaların temelinde Aristoteles’in, insanı çeşitli özellikleri olan hayvan şeklindeki tanımı ve insan ruhunun en alt basamağında hayvan ruhu vardır. (2) şeklindeki düşüncelerinin belirleyici olduğunu söyleye biliriz. İnsanı anlama ve anlamlandırma sürecinde tasavvurlardaki kırılmalarda Aristo Teles’in bu düşüncelerinin hatırı sayılır bir payı olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Aristo Teles’ten önce de, Antik- Yunan mitolojisinde bu sapmaları görüyoruz ancak sistamatik olarak bu sapmaların Aristo ile başladığını söyleye biliriz. Örneğin şöyle diyordu Aristo: “ Gözü bir hayvana benzetirsek, görmesi onun ruhu olur.”(3) Bu tanımlamada da gördüğümüz gibi, insan ve insana dair bir çok hastalığın mikropları, onun bu ve buna benzer fikirleriyle etrafa yayılmıştır. Bu dönemi hikmetten kopmaların son haddine geldiği bir dönem olarak da görüyoruz. Ancak hikmetle bağlantılar tamamen kopmuş da değildi. Batı modernizmi bir ideolojiler mezarlığı olarak, her alanda olduğu gibi insan konusunda da bir türlü dengeyi tutturamamıştı. Batı medeniyeti, bir sarkaç gibi iki aşırılık arasında gidip geliyordu. Batı Medeniyeti insanın konumuna dair bir yer bulmakta hayli zorlanıyordu. 17. yüzyıl insanın parçalara ayrıldığı yüzyıldı. Bu görevi Descartes üstlenmişti. Onun “Metot Üzerine Konuşmalar” ’da formüle ettiği dört ilkeden ikincisi, “Anlamak için ne kadar mümkünse o kadar küçük parçalara ayırma” düşüncesiydi.(4) Bu düşünceyle yola koyulan Batı aklı her şeyi ama her şeyi parçaladı. Bu parçalanmadan Tanrı, insan, tabiat, her biri kendine düşen payı aldı. Parçalanan her hakikat hakikat olmaktan çıktığı gibi, insan da Allah’ın şaheseri olmaktan çıkıp bir hayvan derekesine indirilmişti. İnsan insanlığını kaybediyordu artık. Bu süreç içerisinde insan; Tanrı’dan koparıldı, Tanrı’dan kopan insan kaçınılmaz olarak kendine zulmetti. parçalanan insan kendisine, toplumuna her şeyden önemlisi de , öz yurduna yabancılaştı. Filozof, Thomas Hobbes, “ İnsan, insanın kurdudur.” Diyerek insanı ve insanlığı bir birine düşman etti. İnsanı, sahip olduğu değerden alaşağı ederek değersizleşti ve bir hayvan konumuna indiriverdi. Yirminci yüzyıla geldiğimizde, insan , “Hümanizm “ adı altında bir kez daha, Tanrılaştırma adına insanlığından edilmişti. Her iki indirgemeci ameliye sonucunda, insan, bir tüketim aracı haline getirilmişti. Buraya kadar insan hakkında iki temel yaklaşım ortaya çıktığını gördük. Bu yaklaşımların ikisinin de indirgemeci bir yaklaşım olduğunu söyleye biliriz. Bu iki indirgemeci yaklaşımdan, ilki olan anlayışa göre: İnsan nedir? sorusuna, Descartes: “Düşünen canlı”, Andre Gide: “ insan hisseden hayvan, Emile Durkheim: “ Sosyal hayvan”, Marx: “ insan alet kullanan hayvan” diye cevaplamışlardır..İnsanı aşağılayan bu tanımlamalara dayanamamış olacak ki, A. Camus: “ insan isyan eden canlı” dır. Deyi verdi. İnsan ait olduğu yere kavuştu derken, A. Camus isyanının devamında ; “ İnsan hayvan olmak istemeyen tek hayvandır.” Demez mi? ! Bütün bu hayvansı tanımlamaların nihai sonucunu, Darwin belirledi ve insanın kökenini hayvanlar aleminin en maskara, en taklitçi ve en gülünç türü olan maymuna dayandırmayı başardı. Uzun yıllar hayvanlarla olan akrabalıklarını geliştire bilmek için mesai sarfettiler. Freud, ise insanla ilgili yaklaşımlarını, ileride Modernizimin üç ana dayanaklarından birisi olan “cinsellik” e dayandırdı. Ona göre; Cinsellik ve onun en esaslı dinamiği olan libido, insanın bütün hayatını kuşatan; dinden kültüre, medeniyetten sanata, ahlaktan hukuka ne söylenmişse hep insanın bastırılmış duygularının yüceltilmesi neticesinde ortaya çıkmıştır. Freud, olayı o kadar ileri götürdü ki, iğrençlik sınırlarını da aşarak; “insan annesini emerken ve severken, babasına kızarken dışkısını çıkarırken bile cinsel istek ve dürtüleri onu yönlendiriyor.” (5) diye bildi. Sonunda İlahi Vahyin, yaratılmışların en şereflisi diyerek taltif ettiği insan zihinleri iğdiş edilmiş, seküler aklın tutuk beyinleri sayesinde aşağılık arzu ve dürtülerin esiri olmuş bir hayvana indirgenme yolunda epey mesafe kat edilmiş oldu. Unutulmasın ki, yukarıdaki insan tanımlamalarını yapan şahısların her biri bir bilim dalının ya kurucusu, ya da en yetkili sözcüsüdür. İnsanı tanımlama (ma) ya çalışan bu isimler, Batı’nın kendileriyle iftihar ettiği isimlerdir. İnsan gibi en temel bir soruna bile dengeli bakamayan bu hastalıklı ruhlar ürettikleri fikir virüslerini kendilerinden sonraki kuşakların zihinlerine şırınga etmeyi maalesef başara bildiler. Sanayi devrimine gelindiğinde, ortada amaçsız, acımasız ve sorumsuz bir insan vardı. İnsanın bu durumuna dayanamayan Alman filozof Nietsche, dinden bağımsız bir kültür kurma sevdası ile şu hezeyan da bulundu: “merhamete, vicdana ve bağışlamaya karşı, yani insanların zalimlerine karşı mücadele edin. Zayıfları sıkıştırın, yere serilmiş cesetlerine basarak yukarılara doğru tırmanın. Çünkü siz yüksek bir ürünün çocuklarısınız, çünkü idealiniz insan-üstüdür..” (6) Bu hezeyan öyle bir noktaya vardı ki, sonunda Tanrıyı da öldürdüğünü ileri sürerek İnsana yeni bir hedef göstermişti. Gösterdiği bu hedefin belirlenmesinde ayrıca Darwin’in gelişme ve yaşama savaşı öğretisi önemli rol oynamıştı. Darwin, öğretisinde türlerin kalıcı olmadıkları, sürekli değişerek geliştikleri, bu değişim ve gelişim savaşı içerisinde güçsüzlerin yok olup gittiklerini, güçlülerin ise, hayatta kalarak daha güçlü ve yetkin bir tür yarattıklarını söylüyordu. “Nietzche’ye göre insan, aşılması gereken bir varlıktı. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratmıştır, öyleyse insanın da kendini aşması gerekir. ” (7) İnsan da kendini yok ederek üstün insana ulaşması gerekir diye düşündü. Nietzche, üstün insan hayaliyle insanı gerçek konumundan alıp insanlığından ederken, insanın karşısına rakip olarak Tanrı’yı koydu. Yunan Batı aklı geleneğine göre insanın iradesini yok eden, insanın iradesini kullanmasını engelleyen Tanrı idi. Bu akla göre; Tanrı, insanın aklını ve iradesini kullanmasından hoşlanmaz, insanın iradesini kullanması, Tanrı’yı rahatsız eder. İşte bu yanlış tasavvur, yamuk insan tanımlamalarının temel sebeplerinden birisini daha oluşturmuştu. Oluşan bu yanlış tasavvurla doğru bir insan anlayışı düşüncesine ulaşılması elbette ki beklenemezdi. Öyle de oldu. Çağımızdaki insan feryatları bunun bir göstergesi olsa gerek. İslam’a göre ise; “insanın iradesini kullanarak hürleşmesi sadece hemcinsi olan diğer insanları rahatsız edebilir. Özellikle de diğer insanlar üzerinde hegemonya kurmak isteyenleri. “Çünkü insan insanın rakibidir. Allah’a gelince; bu durum O’nu yalnızca memnun eder. Çünkü insan ne kadar yücelirse yücelsin, ölümlü ve muhtaç yaratıklar sınıfına aittir ve kendi sınıfını aşıp ilahlaşamayacaktır. Olsa olsa , sadece ilahlık taslayabilir ve hiçbir taslak da aslıyla rekabet edemez.” ( İslam’ın insan görüşünü başka bir yazıya bırakarak şimdilik bu kadarla yetinelim. Nietzche’ bunun tam aksini iddia ederek, Tanrı’yı öldürdüğü söylemi bir hezeyandan öteye geçememiştir. Tarih gösterdi ki, Nietzche’nin öldüğünü iddia ettiği Tanrı’ya hala milyarlarca insan inanırken o ve onun gibiler düşünceleriyle beraber fosillik müzelerinde yerlerini alalı hayli zaman oldu. İnsanı ; ” birey olarak kendi kendine yeten bir varlıktır.” Diye tanımlayarak ortaya çıkan bireycilik, birey dışındaki her şeyi “öteki” ve “yabancı” unsurlar olarak gördü. ‘Birey kendini, ötekine, yani yabancı olana karşı her tür araçla savunmalı ve tüm yığınağını bu uğurda kullanmalı düşüncesiyle insanı; çevresine, aşkına ve kendini aşan her türlü yüce değere karşı düşman etti. Bu durum, insanı kendisiyle ve etrafıyla kavgalı olmasını başlattı Kendini yeterli gören insan; kendisi dahil her şeye hükmetmeye çalışıyor. Evrene meydan okuyor, yaratıcıya kafa tutuyor. Bu tavrı, her şeyi bozuyor, evrendeki dengeleri alt üst ediyor. Böylece “ekini ve nesli helak ediyor” (30/41) Ve insan, çirkin yüzünü göstererek dünyanın ve içindeki tüm canlıların içine düştüğü kötü durumdaki en büyük payın da sahibi olmuş oluyordu. kendisini olduğundan fazla önemseyen insanoğlu, tanrı’nın, her işine müdahil olmasını kabul etmek istememekte, kendi özgürlüğünü, “tanrıyı/yaratıcıyı yok sayarak” veya tanrı/yaratıcı karşısında, “tanrıya rağmen” ilan etme arzusundadır.Ancak insanoğlunun içindeki “tapınma ihtiyacı” ve ya kendi dışındaki bir güce, dayanma , bağlanma arzusu öyle baskın çıkmaktadır ki, çok zaman, kendi özgürlüğüne kendisi son verme durumunda kalmaktadır.. “varolana”, “varolan tanrıya” “varolan dine” karşı çıkmak, onu, kendi icat ettiği tanrılarla ve ilkelerini kendisinin belirlediği bir din ile baş başa kalmasını zorunlu kıldı. Bireyci insan görüşünün ortaya çıkardığı sorunların, toplumun tümünü tehdit ettiğini gören kimi düşünürler, bireyciliğe panzehir aramaya koyulmuşlardır. Fransız düşünür Emile Durkheim, bu panzehirin isim babasıdır. O, bireyciliğin yerine, toplumculuk ideolojisini (sosyologisme) yerleştirmiştir. Bu insan görüşü, bireyciliğin tam zıt kısmında yer alır ve onun savunduklarının tam zıddını savunur. Buna göre bireyin toplum dışında bir değeri yoktur. Dolayısıyla iradesi, kendine özgü duruşu, tavrı, şahsiyeti, özelliği de olamaz. O tüm değerlerini toplumdan alır.“ (9) şeklinde başka bir indirgemeci yaklaşımla bireyciliğin karşısına durdu. Yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı üzere;“özgürleşme” ve “başkaldırma” adına insanoğlu yeni tanrılar, yeni dinler ihdas etmekte, kendisi de bu yeni ihdas ettiğinin bir “kulu” olmak durumunda kalmaktadır.” Sonunda “Ben tutkusu kendisini, kendisinin tanrısı konumuna getirmekte”(10) gecikmedi. Öyle ki; insanoğlu, kendi ihtiyacına cevap verecek, zaaflarını örtecek, kullana bileceği, yönlendire bileceği, zaman zaman akıl vereceği, adına konuşa bileceği bir tanrı peşine düştü. Böyle bir tanrıyı bulmakta zorluk çekse de, bu konuyu kendisine fazla dert etmedi. Çünkü çok geçmeden bu ihtiyaçlarına cevap verecek bir tanrıyı kendi elleriyle inşa etmeyi de başardı.(11) Demek oluyor ki;“ Aslında, ilahi dinlerin Allah’ına baş kaldırmak, insanoğlunu tanrısızlaştırmıyor onu bir tanrıya kul olmaktan uzaklaştırmıyor. Aksine onu, bir olan Allah’akul olma yerine birçok tanrıya aynı anda kulluk etme durumunda bırakıyor.(12) Dedik ya Batı en temel konu olan insan konusunda bile bir aşırılıktan diğerine gidip geliyordu. “İfrat ve tefritten” bir türlü kurtaramıyordu kendini. İnsan konusundaki bu gidip gelmelerin temelinde yatan sebeplerden birisi beklide en önemlilerinden birisi dr, Hıristiyan inancındaki “İsa’nın; Tanrı mı?, İnsan mı?, Tanrı’nın oğlu mu?ya da tümü mü? ,değil mi? olduğu konusunda “ki, zihin bulanıklığını (13) hatırlatmayı gerekli gördüğümü ifade edeyim. Burada da O iki aşırılığı görüyoruz. İnsan Ya Tanrı, Ya da, günahkar bir varlık olarak görülüyor. Batı’nın bu kutsaldan koparılmış aklı, insanı yeniden tanımladı ve yeni bir konuma oturttu. “Modern topluma gelindiğinde insan, kendini bütün ilişkilerin maddi çevre ve nesnelerin yeniden üretilip kitlesel tüketime sunulduğu boş, amaçsız bir dünyada buldu” kendini. İslam inancına göre, mahlukat ağacının şerefli meyvesi olan insanı hayvanlığa indirgeme çabasının eseri olan bu tanımlamalarında ne yazık ki insan “hayvan” olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı. Nihayetinde insan, önce biyolojik varlığı olan “etine-kemiğine “ indirgenerek vitrinlik bir teşhir malı konumuna düşürüldü. Sonra da, elementer kökenine indirgenerek sıradan bir “materyal” konumuna düşürüldü. (14) Yukarıda insanı tanımlamaya çalışanların tanımlarını aktarmamızın sebebi şudur: Tanımlar önemlidir. Nasıl tanımlarsanız öyle değer verirsiniz. Onların her biri körün fili tarifi hesabı, baktığı yerden nasıl görünüyorsa insanı öyle tarif etmişlerdir. Kesinlikle insan onların tariflerinin hepsi ve daha fazlasıdır. Fakat onlar insanı indirgemeci bir mantıkla okumaya çalıştıkları için bu yanlış okuma insanın ölümünü getirmiştir. Bu tespitin ne kadar isabetli olduğunu Modernizm’in ve İslam’ın insana bakışını ve insana değer verişini örnekleriyle incelediğimizde daha iyi görme fırsatı bulmuş olacağız. Tarihte İnsanı Böylesine Aşağılayan Başka Bir Medeniyet Gelmemiştir. İnsana bir köpeğin gözüyle bakıp bir köpek tanımı yaparsan; insanı, et ve kemikten ibaret görürsün. Kim bilir belki de insanı, en azından kendileri dışındaki insanları böyle görmek istemişlerdir. Öyle ya insan et ve kemiğe indirgenince onun katledilmesi ile bir hayvanın öldürülmesi arasında fark kalmayacaktı. İmaj bozma ameliyesiyle mahlukat ağacının en şerefli insanını, insandan daha aşağı bir seviyede olan hayvana eşitleyerek, katliamlarına epistemolojik bir zemin de hazırlanmış olacak. Bu uğurda Batı, sömürü ve cinayetlerini mazur göstermek için bilimi dahi kullanacak kadar soysuzlaşacak. Denile bilir ki, bilimi elde etmelerinin en büyük amaçlarından birisi İnsanı, tabiatı ve Yaratıcı’yı sömürme istek ve arzularıdır. Tabiatı ve Tanrı’yı nasıl sömürdüklerini başka bir yazıya bırakarak insanı nasıl vahşice sömürdüklerine örnekler eşliğinde kısa bir göz atalım: “ Nairobi’de Mathari Akıl Hastanesinde görevli Dr H:L. Gordon, The African Medical Journal’de (1943) yayınlanan bir yazısında şunları söylüyor: “100 adet sağlıklı yerlinin beyninde çıplak gözle ve mikroskopla yapılan, teknik olarak son derece ileri ve hassas bir dizi araştırma sonucu, yerli beynin kantitatif geriliğini gösteren ciddi kanıtlar elde edilmiştir. Bu geriliğin normal insan beynine göre yüzde 14 dolayında olduğu tesbit edilmiştir.” F.Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, s.36 (15) Bu tesbit işlemi elbette insanı fareyle eşitleyen bir akıl sahibi için hiç de zor olmadı. Batı’nın sömürgelerdeki utanç verici politikalarından Sovyetler’in Afganistan’ı işgaline ve orada 1,5 milyon insanı katletmesine, ABD’nin Japonya’ya attığı iki atom bombasından Vietnam’daki katliamlarına, Sırpların Arnavutluk’ta yaptıkları katliamlara varıncaya kadar hepsi bizzat ya medeni! Batının gözleri önünde ve katkılarıyla yıllarca devam etti, ya da medeni! Batı’nın bizzat kendisi bu katliamların faili oldu.(16) İsrail’in Filistin’de yıllardır sürdürdüğü devlet terörüne ne demeli? Dünya medyasının gözleri önünde bir babanın kolları arasında saklanıp bir köşeye pusan çocuğu ve babasını bilerek öldüren canilere, neden on üç yaşındaki bir çocuğu kurşuna dizdiği sorulduğunda “on üç yaşında değil, üç yaşında bile olsa aynı şeyi yapardım” diyen bir insanın zihninin, tasavvurunun yukarıda isimlerini saydığımız hastalıklı bireylerin virüslü fikirleriyle inşa edildiğini anlamak hiç de zor olmasa gerek. Vahşi Batı’nın vahşi sömürgeciliği boyunca bu vahşi cinayetlerinin haddi hesabı yoktur. Bu katliamları o kadar ileri götürecekler ki, tarihin kimi dönemlerinde kendi milletinden hatta kendi dininden olanlara bile bu vahşiliği uygulayacaklardı. Yakın tarihimizden bir örnek olarak; kendilerinden olmalarına rağmen Filistinlilerin haklarını arayan ve İsrail tanklarının paletleri altında can veren gazeteci bayan muhabir (Rachel CORRİE)’i unutmayalım. İç dünyalarını imar ve inşa edemeyen bir medeniyetten ve onun çocuklarından dış dünyayı imar ve inşa etmeleri beklene bilir mi? Elbette ki beklenemezdi. Eski sömürge dönemlerinden şu örnek de bu anlamda dikkat çekicidir sanırım: “1572 yılında Fransa’da gerçekleşen Saint Barthelémy katliamında, Katolikler yalnızca Paris’te birkaç gün içerisinde 3.000’den fazla insan katletmişlerdi. Citeaux piskoposu Arnald Amaralicus, sapıklığından kuşkulanılan Bézires kenti sakinleri için ne yapılması gerektiğini soranlara kısa bir cevap vermiştir: ‘Tümünü öldürün!, Tanrı kendinden yana olanları tanır.’ Bu fetva üzerine yaşına ve cinsiyetine bakılmaksızın 20.000’e yakın insan kılıçtan geçirildi ve kent yağmalandı.” (17) Hırıstiyan fanatizminin en büyük kurbanı olan Endülüs Müslümanlarını da unutmayalım. İnsanı, Allah’ın kulu, kainatın efendisi olarak gören İlahi vahiyler göz ardı edilerek vahşi Batı’nın cinnet geçirmiş ruhlarının, insanı insanın kurdu olarak yaptıkları tanımlamalara göre insanı, hayatı ve tabiatı yönlendirme ve yönetmeye kalkmanın bir yansıması olarak, Alman toplumunda ensest olayı % 30. Buna aile içi gönüllü zinayı da eklerseniz ortaya çıkan rakam % 60’a varıyor. Fransa’da bu rakamların daha yüksek olduğu sonucuna şaşmamalı Kapitalizmden önce “semanın çocuğu olan insan, artık “yeryüzünün kurdu” , “Alet kullanan hayvan” , “ Hayvan olmak istemeyen tek hayvan” olarak tanımlanarak ilahi bağlantıları tamamen koparılmış, hayvanla da arasında artık mahiyet ve kalite farkı değil, basit bir derece farkı kalmıştı. Hatta bu fark, daha ziyade hayvanların lehine olarak işlemeye başladı. Almanya’da köpeklere ayrılan toplam parayla Afrika’da açlıktan ölen 15 milyon insan doyurabiliyor oluşunu, Avrupa köpeklerinin yaşam standardını dünya nüfusunun üçte ikisinin yaşam standardından daha yüksek oluşunu , Avrupalı köpeklerin özel hastaneleri, özel kuaförleri, özel bakım evleri, ve hatta ‘huzur evlerinin’ (18) varlığını başka türlü nasıl izah edebiliriz. Öyle ki, İnsanın hayvan olarak tanımlanmasından bu yana hayvan psikolojisi ile insan psikolojisi de birlikte gelişmeye başlamıştı.Bu gün Batı’da hayvan psikologlarının ve hayvan psikolojik kliniklerin sayısı azımsanmayacak sayıya ulaşmıştır. Günümüz dünyasında, insancıl ve bir o kadar da masum gösterilen “hümanzim” akımının kökünün Roma’ya kadar uzandığını hatırlayalım. İnsanlığı esas kabul ederek insanı hayatın merkezine koymak ve insanı merkezde görme anlayışı hümanizmin temel düşüncesidir. Bu düşüncede Dine ve din ile ilgili hiçbir değere yer yoktu. (19) İnsanın özgürlüğü adına insanı dinden, kutsaldan, değerlerden soyutlayarak insanı özgürleştirdiğini sanan Hümanizmi de hatırlamakta fayda var. Hümanizm; Allah’ın insana irade vermesinin sebebini anlayamamıştı. İrade ne demektir? Elbette özgürlük demektir. İrade veren Allah, verdiği iradeyi insanın kullanmasını ister. Buradan şu sonuca ulaşıyoruz: Allah kulunun özgür olmasını istiyor. Gerçek özgürlük, hümanizm’de olduğu gibi insanı bütün aşkın değerlerden uzaklaştırmakla değil; gerçek özgürlük, insanı içkin alemden alıp aşkın ve lahuti aleme yükseltmesiyle olur. Kısaca insan, Yaratıcısıyla iletişim kurabildiği oranda özgürdür. Yüce değerlerle bağını koparmış bir bireyin özgürlüğünden değil, köleliğinden söz edilebilir ancak. Öyle de oldu. Hümanizm, insanı bir olan Allah’a kul olmaktan uzaklaştırıp bin sahte ilaha köle yaptı. Bu kültürden başkasını beklemek abesle iştiğal olurdu hattı zatında. Çünkü; insanları köleleştirerek sömürmek Batı kültürüne has bir özellikti. Sonuç itibariyle; İnsan tasavvurundaki sapmaların temelinde Aristoteles’in; İnsan, duyarlılığıyla, hafızasıyla hareketiyle hayvana aklıyla da Tanrı’ya benzemektedir.(20) Düşüncesini görmek mümkündür. Bu düşünce adeta bir sarkaç gibi bir hayvandan tarafa bir tanrı’dan tarafa gidip geldi. Nietsche’nin Tanrı’yı öldürmesinden sonra Bütün hümanistlerin atası sayılan İtalyan şair ve bilgin Francesco Petrarca (1304-1374)’ın (21) hümanist söylemlerine kadar hayvan olarak tanımlanan insan bu dönemden sonra tekrar İlahlığına kavuştu. Yunan-Batı aklında insan bu sefer de “sınırsız” ve “sorumsuz” bir konuma yerleştirilmiştir.” İnsan insanı kurdudur” (22) diyerek dünyayı köleleştirip sömürdükten sonra şimdi de “insan insanın tanrısıdır” diyerek Hümanizm kisvesi altında insanları modern köle haline getirmişlerdir. İnsanın bu kendine yeter oluşu düşüncesiyle, İnsan her şeyin merkezi ve ölçüsü kabul edildi. Allah’ı yok sayılarak İlahi boyut göz ardı edildi. Ve sosyal ilişkilerin düzenleyicisi olarak geriye fertlerin ve gurupların rekabet eden ve çarpışan çıkarlarından başka bir şey kalmadı, şiddet gerçek kanun haline geldi. Bunu gizlemeye çalıştıkları demokrasi, inan hakları, ilerleme vs. gibi kuzu postuyla üstünü kamufle etmeye çalıştıkları uydurmalar olsa da. (23) Bütün bu çalışmalar, insanın “ekremiyetini” ve “eşrefiyetini” iki paralık eden sonuçlar üretmiştir. Ve bütün kurum ve sonuçlarıyla modern Batı, insanı insan eden ve bir üst varlık sferine bağlayan “ruhani tarafını” zayıflatıp, insanın beşeri tarafını oluşturan ve onun bir alt aleme bağlayan “hayvani tarafını” güçlendirmiştir.(24) Batı Kültür tarihinde insana dair yaklaşımlardaki temel sapmalar nedeniyle günümüzün modern çağına ulaşıldığında; insan yok edilip, insanın yerini makinenin almış olduğunu, İnsan niyetine gezen dik sürüngenlerin var olduğuna şahit olduk. Bu süreç insanın yabancılaşmasıyla sonuçlandı. Başta kendisine olmak üzere varlığın tüm alanlarına yabancılaşan insan, sonunda kendisiyle, içinde yaşadığı çevresiyle ve nihayet kendini ve çevresini de saran aşkın varlık olan yaratıcısına da yabancılaşarak kendini tanıyamaz hale geldi, kendini kaybetti. İlahi dinlerin amacı tam da bu noktada devreye girmektedir. Dinin amacı; “insanı Allah’a her an muhtaç olduğunun bilincine erdirmektir. Kendi kendine yetmediğini, Allahsız yapamayacağını, bunun “ anlamsızlık” demeye geldiğini öğretmektir.” (25) Yazık ki, modernizm çeşitli isimler ve ideolojiler yoluyla insanın elinden bu değeri alıverdiler. Batı aklı Allah’tan kaçamayacağını, Onsuz bir hayat tasarlayamayacağını, Allah’sız bir gelecek tasarımında bulunamayacağını yaşadığı ve yaşattığı bunca acı tecrübelere rağmen hala anlamış görünmüyor. Bu durum başta modern bireyin doğduğu Batı olmak üzere tüm dünya insanını amaçtan ve anlamdan yoksun hale getirdi. Şu anda Batı toplumunda şu üç sınıf insanın çok mazlum olduğunu görüyoruz: Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar. Almanya’da 20 milyon köpek var. Çocuk sayısı bu rakamla kıyas edilmeyecek kadar düşük.. Köpeği çocuğa tercih eden bir medeniyetin geleceğini sormaya hacet var mı? Elinde bebek taşıması gerekenlerin, köpek taşıdığı bir dönemden tarihin en kadim zamanlarına sesleniyorum: İnsanı böylesine aşağılayan bir medeniyete daha şahit oldunuz mu?

KAYNAKÇA 1- Mustafa İSLAMOĞLU; “Hayatın Yeniden İnşası için “ ,6. baskı, Denge Yay, İst.2002, s.87 2- Macit Gökberk, “Felsefe Tarihi” ,Remzi Kitapevi, İst. 1993, s.85-87 3- Ali BULAÇ; İnsanın Özgürlük Arayışı; Beyan yay. İst.1988, s.77 4- Mustafa İSLAMOĞLU; age s.88. 5- Mehmet S. AYDIN; “Din Felsefesi”, Selçuk yay. İst.1992, s.214-216 6- frıedrıch Nietzche, ”Böyle buyurdu Zedüşt”, (çev. Turan Oflazoğlu, Meb Yay.İst. 1964 , 4. bölüm. 7- Bedia AKARSU, “Çağdaş Felsefe” İnkılap yay. İst., 1987, s.134-135. 8- Mustafa İSLAMOĞLU; age s.16 9- Mustafa İSLAMOĞLU; age s 146 10- Mehmet Yaşar Soyalan; Kur’an ve İnsan, araştırma yay,Ankara,1999,s.127 11- Mehmet Yaşar Soyalan,age., s.127. 12- Mehmet Yaşar Soyalan,age., s.128. 13- Aytunç ALTINDAL,” Üç İsa” , (çev: Sibel ÖZBUDUN )Anahtar yay.İst, 1993, s..9 14- Ali BULAÇ; “İnsanın Özgürlük Arayışı”, Beyan yay. İst.1988, s.83) 15- BULAÇ , “Din ve Modernizm” , Beyan yay.İst.,1992, s.85. 16- Ali BULAÇ , age, s.86-87. 17- Mustafa İslamoğlu, “Yürek Fethi” , Denge yay.İst. 1988. s.87. 18- Mustafa İslamoğlu, ”Dağarcık”, Denge yay.İst. 1988. s.196-197. 19- Macit GÖKBERK; age, s. 189 20- Alfred Weber , “ Felsefe Tarihi” , ( çev: H. Vehbi ERALP) , Sosyal Yay. 4. basım, İst.1991,s.85 21- Macit GÖKBERK, “Felsefe Taihi”, s. 189. 22- Roger Garaudy, “ İslam ve İnsanlığın Geleceği” 3. baskı,Pınar Yay.(Çev.Cemal Aydın),İst.1986, s.156. 23- Mustafa İslamoğlu,”Yerliler ve Yersizler” , Denge yay. İst.,2003, s.51. 24- Mustafa İSLAMOĞLU; “Hayatın Yeniden İnşası için “ ,6. baskı, Denge Yay, İst.2002, s.15 25- Kitab-ı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit, Matta, 10: 34-35 Kitab-ı Mukaddes yay,İst. 1988« : Eylül 10, 2007, 10:14:45 ÖS » nuricelepci@gmail.com

26 Ekim 2007 Cuma

Cemil Meriç'le Söyleşi





"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür."


Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim,Milli­yetçilik mevzuuna Bediüzzaman Haz­retleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselele­rin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler,aralarında nüans ayrı­lığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık,Türkçülük, Batıcılık, İslam­cılık gibi. İşte bunların herbirinin ken­dine has, bütün müesseseleri şekillen­dirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet'ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.

Cemil Meriç: Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıta­ları ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman diye. Darü'l-iman hidayete eren,vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul etmiş insanlann ülkesidir. Bu insanlann arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahil olduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlanna aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk,kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman Arap­lar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir sü­reden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp,tek vicdan halin­de birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş. Barbar istilalarından sonra Avrupa'da dilleri aynı,menfaatleri aynı birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar,her an birbirleriyle kavga etmişler. Yal­nız birbirleriyle değil, aynı memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş.Avrupa'nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir,mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine daya­nan, aşağı yukarı meşreb birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafifle­miş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam'a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tah­rip etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere giriş­miş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ıHakk'ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç müca­dele edebilirdik. Şimdi Osmanlı'nın yani İslamiyet'in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu parçalama hareketi epey­ce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh ettikten sonra Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir kökü yoktur. Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz.Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk devridir.Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da lüzum görmemiş bun­lara. İmanına sadık kalmış, İslamiyetin mitolojisini benimsemiş. Kendi mito­lojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam'ın eseridir.Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş İslami­yet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri,kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele vermek zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti,kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı. Ayrı bir dili oldu­ğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sınıfları yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder.Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda bu çok görüldü. Alman kapitaliz­miyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı için milli­yet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli tarafımız, imanımız yok edilmek istendi. Bu imanı yoketmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik hikayesi­dir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan ithal edilmiş meh­fumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te olamaz milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramıız bozuldu, düşman olduk. Onlar ayrıldılar bizden. Bazısavaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık.Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbetteki belli hu­dutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. ElbetteTürk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli bayrak altında, pren­sipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya karşı, Rusya'ya karşı, İslam oldukları halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle,düşman telkinler­le husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden ayrılmış ülkelere kar­şı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var.Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele olarak ortaya çıkar. Alman ay­dınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bi­zim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu:Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istik­balde aynı çatı altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan toplulu­ğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi baş­ka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır,aklı vardır, düşüncesi vardır, Vic­danı vardır. Madem ki, kafasına ışıkveren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen imanıdır, o halde hattı zatında mil­liyeti yapan en kuvvetli faktör imandır,inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların İslamiyetidir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler. Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfa­atleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı bu­dur: Bütün dünyada burjuvazi bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dün­ya proleteryası da tek millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek,alınteri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda ça­lışmış olanlar,istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştir­ler. Yani Said-i Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir" derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çık­mış ve bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca oldu­ğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütünAvrupa proleteryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız işçi­si, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler,İtalyanlar, Amerikalılar, Al­manlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Av­rupa insanı savaştı. Müşterek düşmana,faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletler üstüdür. Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler vardır. Sömürenler de bir bütündür. Sosyalizm insanlığı ikiye böler:Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir.İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara hukuki eşitlik sağ­lanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahipolduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi istismar etmeyeceği­ni ileri sürer.Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esas­lara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet seviye­si başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransızihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim ozamanki ana­yasada gerekçesi de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir.Sadece va­tandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş hakları be­yannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayrı mesele. Fakat Batı'da bir ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık,liberalizm ve sosya­lizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir Hıristiyan vahdeti kurama­mıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu, Charle­magne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e benzeyen gerçek bir vahdet kura­mamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir cema­at olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak.Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul etmiştir. Bu itibar­la zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın bulduğu en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik.İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri'nin söylediklerine ben de katılırım.Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalara işaret etmek gerekiyor. Bir kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle anlaşması­na imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini "millet"olarak anlatmışlar. Bunların karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama bugün düşmanlar­la çevrilmiş, çeşitli ihanetIere uğramış, bütün efendiliğimize, bütün alice­naplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bu­gün ister istemez bir devletimiz var ve bu devlet milli bir devlettir. İster iste­mez başkalarına karşı kendi varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurun­dan da istifade etmek zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mu­taassıp bir şekilde,yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakımızdan ve şahsiyetimizden bu­nu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese da­yanmayan bir milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet'in en büyük hatası bu ol­muştur. Yani bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zan­netmiş ve dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuri­yetin en büyükhatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk mille­tini dinin dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kan­da,vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara ma­ruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir.Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır,mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir.Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sü­rüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamış­tır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla oynamaktır. .Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir:Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu fırtı­na ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez tarihi ha­tıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün Müs­lüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan,anlaşa­bildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa şa­mildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez,merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.



C.M.: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize.Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi hari­ciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela Çin Iilerin,Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konu­da. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz oldu­ğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır. Güya bizi Osmanlı'dan ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış.Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yap­tığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan"medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye bahseder. Medeni­yet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder.De Guignes'den Sü­leyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes'den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit tercüme etmiş.Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla,Ostorogotlarla vs. tanıma­dığımız atalarımızIa münasebetlerimizi De Guignes' den öğrendik.Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Gi­riş diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap.Önsö­zünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlar­dır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü nakledeme­mişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim'i oluyor. BütünTürkçülerin üze­rinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asır so­nu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya casustu zaten.Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu ha­kikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem düşman.Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler.Düşman­dırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım' dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde,İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve Mil­liyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halkalanmış, TürkYur­du etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, ayrıca Ağaoğlu Ahmet -garip bir mil­liyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan gelen Türkleri anIat­mak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. çünkü Rus ter­biyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler. Orada Türklük gururları kırılmış. Bu­rada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kuru­mu'nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde.Milletvekiliydi. Mustafa Ke­mal'in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osman­lı'nın yıkılışında onun büyük rolü vardır,hissesi vardır. Ziya Gökalp budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı.Son derece ümmiydi. Evvela Se­lanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki,emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a,Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Pey­gambersin diye kasideler yazdı.Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri ara­sına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı ülke.Binaena­leyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sarılmak mecburiyetti.Yalnız dedi­ğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız,cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten "cihanda sulh,yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi.İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu. Ci­handa sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan din­dir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bu günkü cemiyette çok faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i tahkim etmek,tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer ederim. Ay­rılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun birleşmeye ihtiya­cımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanların hepsi bizim. Yani insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup birleşmek lazım.Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında top­lamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indeksIemeli. Biri, bütün külliyatı­nı tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar.Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştırır. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştırır. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha mufassalı da olur. O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki mü­nakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez. Ben hiç kimsenin mü­nakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor.Türk­köri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor.Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlarla ve vesikalarla ispat ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiçkimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyrun canım hata etmiş olabilirim.İnşallah hata etmi­şimdir.Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil Best-i Mevlana'sı çok güzeldir, Gazali'nin Gazeliyat'ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yokoluş tarihi 1826'dır.Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Ta­savvur edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazaları­mız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düş­mana el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücu­du bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Ya­ni bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı var­dır,malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunları da getirtmeye başlıyorlar Av­rupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler ge­tirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor.Mekteb-i harbiye açılıyor.Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da geliyor,misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz başlı­yor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü kar­şıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık Avru­pa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa bi­zi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz.Balıkla­rın, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz,yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil,anlamak mecburiye­tinde de değil.Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, malı­ remdünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kal­kınca,bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılıla­şan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya gi­den ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir.İçeriden kendi adamla­rına yıktırıyor. Osmanlı'ya ihanet etmek için dışardan kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara ta­hakkuk ettirmek, yol bu.

Haluk İmamoğlu: Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?



C.M.: Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin yaz­dığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız İslamiyettir. İslamiyeti kal­dırırsak Osmanlı toz yığını haline gelir" diyorlar, açıkça söylüyorlar.



H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği birşey var; İngiliz müstem­lekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız diyormuş.



C.M.: Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına im­kan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej'den çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye'de Batı dilini bilen adam yoktur. İma­lat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı'dan kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rastgele adam,sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep yok. Menfaatlarına aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam?Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benze­mek dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.



H.İ.: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?



C.M.: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir.İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh dünyası­na kök salar.Rusya' da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, is­terseniz sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur.Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yok­tur komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir.Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemi­yet olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu pa­lavradan ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosya­lizm,kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata veAllah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin hatalarını taşır sosyalizm.



H.İ.: Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler mi­ dir?



C.M.: Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda sos­yalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin düşünceleri var.Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri imti­handan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için bir felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur,ha­reket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket değil­dir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir mücadeleyi değil sınıflararası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir.İslamiyet'in bu ha­rekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya'yı,esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in rehberliğinde fakat sosyalist bir temayülle idare et­mesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu hitabe son dere­ce dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.Hakikatte Marx'ın kominizm dediği şey de Bediüzzamanın 5. devriyle uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir.Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her tür lü istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesinmülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmama­sıdır.



Safa Mürsel: Fakat Marksizmde, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya düşünül­müyor.



C.M.: Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşa­nan realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle sosya­lizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli bir cemi­yete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği bu 5. merhale şu şekil­de tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. çünkü devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir.Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik kalmayacak­tır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın yani, Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete sa­hip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böy­le bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her­şey,herkesindir. "Herşey herkesindir" ne demek? Şimdi şu formül düşünü­lüyor.Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü elsa­natıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu kadar buğ­day, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar bakır, şu ka­dar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine girince kim­se kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri boşa harcanmadıkça, yapı­lan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her insan istediği kadar yiye­cek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boIdur. Irmaktan herkes tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtaları zaten bütün cemiyetin olduğuna göre herkes herşeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre müşterek hasıladan faydalanacaktır.Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu ger­çekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de ay­nı şeyi söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşe­ceğini,nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.



S.M.: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak mütalaa etmek mümkün mü?



C.M.: Proleterya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi olma­dığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün eserlerinde bir defa geçer proletar­ya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu:Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir,istediğini yapmaya ve istediğinden başka birşey yapılmamasına kadirdir.Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için mutlaka bir şiddete ihti­yaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir ameliyat-ı cerrahiye­dir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir bıçaktır. Proletarya diktatorya­sı bir gaye değildir Marx'ta. Nasıl bütün insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir insanın birçok insanı, bir insanın belki bü­tün insanların, dünyayı sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır. Bu şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köp­rü de proletarya diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada buıjuvazi yırtıcı bir kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sı­nıf yavaş yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve ge­rek İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın sosyalist ülkele­rinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya diktatoryasına ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece zamanın icabı olarak kullandığı proleterya diktatoryası luzümsuz bir gevezelikten ibarettir bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir.Değişmiş bir hükümdür diyorlar.



S.M.: Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl davranacağız?



C.M.: Serbestlik anlayışı şu: Hattızatında, insanın bütün melekelerini geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak etme­si ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet.Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabil­mek de iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette insanla­rın hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin kimseye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbetteki herkes hür olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı zamanda iktisa­di bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatları çerçevesi içinde. Elbette kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin maksadı bir amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunları İslamiyet'e dayanarak,Marx ise doğru­dan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse insa­nın kendisi yok olacak.Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha de­rin kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle,Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir fark yoktur.



S.M.: Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul edebilir miyiz?



C.M.: Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü ha­reket noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.



S.M.: Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar önemli tutmak icabetmez mi?



C.M.: Burada birşeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz.Machi­avelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün.Bu sö­zü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi çeki­yorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı?Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır.Hıris­tiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor.Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye yazıyorlar. Böyle birşey yok. Gaye cihan şumuldür, dinidir, imana dayanır,kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor.Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış,bo­zuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık ba­his mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman neyapa­cağız?



S.M.: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait ol­mayabilir.



C.M.: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el harbu hud'atün"sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yıKe­limetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın"gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine gelip dayanıyoruz.Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulümde, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu kul­lanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki edilmeye baş­lanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya'nın enbüyük felaketi budur.Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen,çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbulvardır,İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir.Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlarına çevrilmiştir.Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.



H.İ.: Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?



C.M.: Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak us­ta bir yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir hattızatında.Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğ­ruya tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt Kanunu'nda girmiştir.Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir.Pe­yami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir'in ro­manları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına bir adım at­mamıştır.Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezilIikleri görmüştür.Hapisha­neyi, yapılan rezilIiği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla,etinde yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye'de nasıl bir oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır.Peya­mi esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail Safa, devrinde,ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da hastaydı. Peyami'nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas'ta ölmesi.Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid Han ile beraber,Osman­lı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadiseyi an­lattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşları son derece mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun yaşamaktadır ve Kraliçenin nişanına mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş canısıkılıyor Spen­cer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil,müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz subay grubunu pusuya düşü­rup öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok iyi olmuş" diyorSpencer. "İngi­lizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi mukaddeslerini, kendi ülkeleri­ni müdafaaya mı gittiler? İ'la-yı Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler,gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin ni­şanını ben istemem diye reddetmiştir.Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidi­yor."Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah zaferinizi müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlanıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmak­larıdır ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır İsmail Safa.Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih,İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla meşgul.Os­manlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle beraber gitmektedir.Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendi­sinden çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hep­si milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle hayatı­nı yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârıvardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü.Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen çalış­mak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o sı­rada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi kullanabilirdi.İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak mecburi­yetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde yaşayanlar ara­sında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.



H.İ.: Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri yap­mayabilirdi diye.



C.M.: Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin bütün ve­himlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir adamdı. Dergi çıkardılar, mahkum oldu. Onüç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel yıllarını hapis­hanede geçirdi. Çorum Hapishanesi'nde, Malatya Hapishanesi'nde. Hapis­haneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı.1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. Onüç sene hapishane­de yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında kalması mukadderdi. Eski arkadaşları terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu.Zaten hapishaneye girmeden önce de avukat katipliği yapıyordu.Galatasa­ray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye' se düştü ve Mayk Hammer tercü­meleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir'in.Halbuki du­rulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri yaptı. Haya­ta küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve yolunu bul­du. Tabii birçok tavizler vermek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu verme­ye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı.Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül almasaydı, öteki romanlarını bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu al­çalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu.Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de kendi bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi ne malı mülkü var­dı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı hattızatında. Asgarisini yaptı.Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün de­ğildir.

H.İ.: İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyet­ler yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?



C.M.: İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıfların kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi,müsa­dere müessesesi büyük sevretlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir.Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla bu­günkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden ayrışmış sı­nıflar olmasalar da, vardır.İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı' dan getirilmiş bir mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.



H.İ.: İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?



C.M.: İçtimai tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır.Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakaları, köylüler var­dır. Bunların hepsi birer tabakadır.

H.İ.: Lonca teşkilatları içtimai tabakalara misal olabilir mi?

C.M.: Olabilir tabii. Evet, tabalar seyyaldir, katı hududları yoktur. Belli işleri görmek için belli insanların biraraya gelmesi, servet durumları birbiri­ne yakın insanların bir araya gelmesi, yaşayış durumları birbirine yakın in­sanların bir araya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder.Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi yakıştırma kelime­lerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı için kullanıyorum. Mesela, Peyamii; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve iktidarın emrinde ol­du. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman halk kendini alaka­dar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı ve daima Halk Partisi'nin menfaatlarına uygun bir platformda kaldı.Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap çeken­leri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı.Bü­rokrasiden çok, çalışanların yanındaydı.Kemal Tahir hiç bir içtimai kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü,kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.

H.İ.: Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?

C.M.: Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi ır­galayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder.1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848' de şimdiki ifadeyle sosyal demok­ratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada Lamartine de ha­riciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz sağda mısınız,solda mısınız?""Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz evladım. Bu yanlış birşey tabiatıyla.

H.İ.: Bu kaçamak olan cevabınızdı.

C.M.: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyasi mezhebe mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldanan­lar,gaflet içinde olanlar, hakikatı arayanlar kim olursa olsun benim dostlu­ğuma güvenebilirler. Ben hakikatı arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat var­dır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye'deki bütün taba­kaların üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben buhakikatları arayan, bu hakikatları yaymaya çalışan bir adamım.Eğer bu hakikatlar, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren hakikat­larsa, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk için çalışıyo­rum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan değil de bir İs­lam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.

H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü var; "Fikren ve meşre­ben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle bir şey.

C.M.: Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrud­ların yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un ya­nında olamaz.

H.İ.: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?

C.M.: Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına gelen bir adam,tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan,en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler,beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim vazifem, ha­yatını düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak.Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok.Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim kendimi.Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramış­sa,kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan tara­fayım,ezilenlerden tarafayım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafayım. Tarafsız olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir. Ya­landır tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir?Bir­birinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı öldürdüğü dünyada tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.

H. İ: Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi neol­muştur? İnsana nasıl bakmışlardır?

C.M.: İslam'da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır ve eşref-i mahlukattır. Cenab-ı Hakk'ın halifesidir. Adeta haklarının bir kısmını ona devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı'da böyle birşey yok. Batı' da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı' da bir ümmet yoktur.Batı'da insan, insan için kurttur. Batı'da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yadederler. Ama hep aynıdır. Darwin"ha­yat kavgası" der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar,bali­naya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan ibarettir. En iyi in­tibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele değildir. İn­san da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan tabiatın bir parçası­dır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan için de caridir. Halbuki, İslamiyet'te insanın imtiyazlı bir yeri vardır, insan herhangi bir hayvan de­ğildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana ait olan herşey mukad­destir.Batı' da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu' da tarih, sınıfların taammümüdür,tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır. Batı'da, fert ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir.Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin,diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde doğmuştur kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak incelen­mesi gerektir. Halesinden tecrit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti, bir haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle süslemiştir insanı. Ya­ni Batı' da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon,insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes değildir Batı insanı için.Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için muharebe bir i'la-yı Kelimetullah'dır. Batı için muharebe bir kazanç vasıta­sıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir. Batı'da,insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur.Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir kurt iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare vasıtası haline getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire temas ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü.Birisi için hile, hu­da, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet eder, insana ait herşeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor bu iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir,Batı­nın bize karşı galebesi.

* Bu söyleşi 11 Şubat 1977'de Rüşdü Onduk tarafından kasete alınmıştır. Eski bir kayıt oldu­ğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma sırasında Safa Mürsel, Haluk İma­moğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz'ün bulunduğunu biliyoruz.


[Cogito, sayı: 32, 2002]